Ahşabın hâkim olduğu İstanbul ev ve konakları, en küçük bir dikkatsizlikte çıra gibi tutuşur, mahallenin bir başından başlayan yangın öbür başından çıkarmış. Yangın ihbarını önce evi tutuşan kişi “yangın vaar!” diye bağırarak çevreye duyurunca mahalleli de bağırmaya ve birbirini uyarmaya başlarmış.
Küreğini, kovasın kapan yangın yerine koşarmış. Galata’da ve Anadolu yakasında yangını tespit etmek için kulelerden faydalanılmaya başlanmış. Türkiye’de ilk yangın kulesi 1749 yılında yaptırılmış. Bu yapı Ağakapısı’ndaki sarayın iç bölümündeymiş. Kule Yeniçeri ayaklanmasında yıkıldıktan sonra II. Mahmud’un buyruğuyla 1828’de bugünkü Beyazıt Yangın Kulesi yapılmış.
Reşat Ekrem Koçu’nun anlatımlarından
İstanbul Türkler tarafından alındıktan sonra Cumhuriyet devrinde merhum Vali Haydar Beyin kurduğu İtfaiye Teşkilâtı’na kadar günlerce devam eden büyük yangın afetleri geçirmiştir. Şehir bu yangınlarda bazen sekizde birini, bazen dörtte birini, bazen de yarısını kaybetmiştir.
Koca kentin simasını değiştiren saraylar, konaklar, han ve hamamlar, çarşılar, ecdat yadigârı abideler kısacası milli servet bir çırpıda yok olmuştur. Ateş facialarına karşı ilk koruyucu tedbir, 18’inci yüzyılın ortalarına doğru III. Ahmed’in büyük Veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yeniçeri asker ocağına bağlı bir tulumbacı ocağı kurulmasıyla alınmıştır.
Ondan evvel geçen iki yüz yetmiş yıl boyunca yangınlar, semt semt asayiş ve inzibatın temini için kurulmuş olan yeniçeri kolluk görevlisi karakol neferleri ve halk tarafından söndürülmüştür…
İlk tulumbacı
18’inci yüzyılın başlarına kadar yangın tulumbası bilinmiyordu. Yangın, sarnıçlarda taşınan suyun dökülmesiyle söndürülmeye çalışılıyordu. Ailesiyle beraber İstanbul’a gelerek İslam dinini kabul eden ve Davud Gerçek adını alan bir Fransız Mühendisi, 1717 senesinde Tersane önünde demirli bir geminin yandığını görmüştür.
İstanbul’da sık sık yangın çıktığını ve büyük tahribat yaptığını dinlemiş olan Davut, bu afete karşı bir yangın tulumbası icat etmiştir. Aynı yıl içinde Tüfekhanede çıkan büyük bir yangına tulumbasını alarak koşmuş, etrafına toplanan gençlerin de yardımı ve tek tulumbasıyla bulunduğu noktada ateşi durdurmayı başarabilmiştir.
O devrin adetince yangınlara Sadrazamlar da giderlermiş. Söndürme çalışmalarını izlemek için yangın yerine gelen Damat İbrahim Paşa, Davud Gerçek’in tulumbası ile ateş söndürmekteki hizmetini görmüş ve onu “Tulumbacı Ağası" tayin ederek yeniçeri ocağına bağlı bir tulumbacı teşkilâtının kurulmasını emretmiştir.
İstanbul’da çıkacak yangınlara karşı görevli olan bu yeni asker ocağının efradı, acemi oğlanları arasından seçilmiştir. Her yeniçeri kolluğuna bir yangın tulumbası verilmiş ve kolluklara tulumba ile 10 - 12 nefer tulumbacı tayin edilmiştir.
Askeri itfaiye
Vaka-i Hayriye’den 48 gün sonra büyük Hocapaşa yangını olmuş. İstanbul’un yarısına yakın bir kısmının kül eden bu yangın, tulumbacı teşkilâtının süratle ihyasını gerektirdiğinden hükümet harekete geçmiş geçmesine ama yeni teşkilât ancak iki sene sonra, 1828’de kurulabilmiş.
Yeniçeri ocağının yerine “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adı ile Avrupa devletlerinin sahip oldukları orduların benzeri yeni Türk Ordusu kurulmuştur. Şehrin inzibatı için yapılmış eski kolluk güçleri de Asakir-i Mansure karakolları olmuştur. Yeni tulumbacılar Asakir-i Mansure-i Muhammediye Seraskerliğine, (Kumandanlığına) bağlanan tulumbacı takımları tulumbalarıyla karakollara yerleştirilmiştir. Bu teşkilât daha sonra Askeri İtfaiye adını almıştır.
Belediye tulumbacıları
Tanzimat İnkılâbında devlet teşkilâtı Batılılaşırken 1868’de Şehremaneti, Belediye Reisliği ve Belediye daireleri kurulmuştur. İstanbul’da yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak Belediyenin görevleri arasına konulmuştur.
Belediye dairelerinde tesis edilen tulumbacı takımlarının efradı, semtin hamaI, ırgat, arabacı gibi vücut yapıları bu meşakkatli işe dayanıklı gençlerden seçilmiş. Bunlar kendi günlük işlerine devam eder, yangın çıkınca tulumbalarının başında toplanarak yangına koşarlarmış.
Bu hizmetlerine karşılık, hemen hepsi bekâr olduklarından kendilerine yatacak bir koğuş yapılmış. Küçük bir aylık da bağlanmak suretiyle günde bir ekmekle senede birer kat esvap verilmiş.
Her türlü belediye vergisinden affedilen tulumbacıların yangın kıyafetleri sırtta bir gömlek, altta don, başta keçe külah, yalın ayaklarında da tulumbacı yemenisi olacak şekilde belirlenmiş. Başlarına bir reis, bir de ikinci reis tayin edilmiş. “Daireliler” adını alan bu tulumbacılar, Fatih Daireliler, Üsküdar Daireliler, Beyoğlu Daireliler gibi ayrılmışlar. (devam edecek)