Kadıköy’de gıybet
Bizim memlekette bağıranı dinlerler. Haklı da olsa haksız da olsa bağırmak esastır ve önemlidir. Hatta bunu ibadet vecdi (!) içinde yapanlar da vardır: “Lan Allah’sız herif! Senin kitabın yok mu?”
Bazen öyle durumlar olur ki, telefonla konuşan kişi kendini kaybeder ve etrafındakilere de dinletmek zahmetine katlanır. Bir gün Kadıköy’de bir binanın teras katına çıkmış, manzarayı seyretmeye dalmıştım. Yolda telefonla konuşan bir adamın bağırtısı bana kadar ulaşıyordu.
Aşağıya bakarken gözlerimi bütün insanlar üzerinde gezdirmeye başlamıştım. Neredeyse sokaktaki insanların yarısı telefonla konuşuyordu. İşin daha da ilginç yanı konuşanların yarısının da elleri kolları çenelerinden çok daha fazla çalışıyordu. Belli ki kimisi yol tarif ediyor, kimisi, “Lan o.ç. parıyı (parayı) niye göndermedin?” diye alacaklısına tenkit ve tehditler savuruyor; ya da bazıları beddua veya küfür ediyordu.
Bağıra çağıra küfürler eden o adamlara ben de içimden küfür etmeye başladım. Aklıma Neyzen Tevfik’in sözleri gelmişti:
---Azizim, sövmek müsekkin-i asaptır (Sinirleri teskin eder). Binaenaleyh, herkes için meşru bir haktır. Ben, bu hususta hiç bir hudut tanımam. Sevme hürriyeti olduğu gibi, sövme müsavatı (eşitliği) da olmalı. Herkes, bi-kaderi’l imkân (imkân dahilinde) sövebilmelidir.
Bir buluşmanın ardından
17 Ocak 2024… Aziz kardeşim kıymetli devre arkadaşım Mehmet Parlak ile öğle yemeğinde buluşmak üzere Maltepe’den trene bindim. Göztepe’ye geldiğimizde yaşlı bir hanımefendi bindi. Yanımda ve karşımda oturan gençler, ellerindeki telefonlarla meşguldüler. Ben kalktım yerimi verdim. Benim yanımda oturan genç utanmış olsa gerek, o da kalkarak yerini bana verdi. Bu gence teşekkür ederken hanımefendiyle yan yana oturmuş olduk. Hanımefendi bana teşekkür ederken, gençlere kızgınlığını şöyle dile getirmişti:
---Beyefendi mevsimler değişti, alışmaya çalışıyoruz. Ne yapalım?
Söz Mehmet’in
Bak, bu görgü ve kültürün tezahürüyle gençleri kırmadan, onlara sataşmadan ve söylediklerini duyurmadan söylenmiş zarif bir serzeniştir. Ben de buraya gelirken insanların konuşmalarına kulak vermiştim. Dil ve kültür basamaklarını tırmanamamış ancak frapan yapısı, dekolte kıyafetiyle bir hanım önümüzde giden araçtaki DANGER yazısını görünce engin dil bilgisini konuşturmaya başlamıştı:
---Allah'ın akıllısı, tanker yazacağına danger yazmış…
İstiklâl Caddesi’nden tespitlerim
İstiklâl Caddesi’ndeki mağazaların önlerinde duran Arap gençleri, içeriye müşteri çekmeye çalışırken yılışık yılışık gülüyor, kafasını gözünü yararak Türkçe sözcükler sarf ediyor ve hanımlara lâf atıyorlar. Tavırlarıyla bu caddenin asırlık kültürünü tırmalıyorlar.
“Itlak-ı lisân” (ağzına geleni söyleme) yerine Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bir alanda İngilizcede olduğu gibi ortak Türkçe terminolojisinin (diplomaside, siyasette, hukukta) ortaya konmasının, konuşulan Türkçenin zenginleştirilmeye çalışılmasının ve yeni kaynaklar bulunmasının artık zorunlu hale geldiğini düşünüyorum. Umursamamak veya aksini düşünmek daha çoook tanker kafalının ortaya çıkmasına neden olacaktır.
İhsan Kaptan’ın şakası
Bir yandan yemeğimize vakit ayırıyor, bir yandan da konuşmamızı sürdürüyorken masamıza garson geldi. Bundan sonraki konuşmalar aşağıdaki şekilde cereyan etmeye başlamıştı.
---Efendim siz denizci misiniz? Karacı olduğumuzu söyledik. Biraz sonra garson yine geldi.
---Devreniz kaç? Yine cevap verdik. Ama ben “başka soru varsa onu da yanıtlayalım, yoksa yemek yiyemeyeceğiz" dedim.
---Peki Efendim, dedi ve gitti. Üçüncü kez yine geldi
---Sınıfınız neydi?
Birisi mi sorduruyor, yoksa birisi bizi ti'ye mi alıyor diye etrafa baktım. Meğer Kuleli Askeri Lisesi’nden ayrılan ve denizci olarak hayatını sürdüren İhsan Kaptan, çocuğu programlıyor ve kıs kıs gülüyormuş. Garson onun yanına gidince anladım. Anlayamadığımız konu ise garson nasıl oluyor da bu kadar ciddi, nazik ve kurulmuş motor gibi olabiliyordu? Sinirlenmemize rağmen tavrını hiç bozmuyordu.
Can arkadaşımız İhsan masamıza geldi. Masrafların kendisine yazılmasını istedi ve bizimle yemek yedi. Denizciler pek belli olmuyor. Ben ikinci kez faka bastım. İlkini de Kadıköy'de bira içerken oğlum yapmıştı.
İhsan Kaptan gelince konuşmalarımızı ona da kısaca özetledik. O da söz alarak konuşmaya başladı. Tarih biyografisi ve monografi sahalarında erişilmesi çok güç, bilgisiyle de dünya çapında bir şahsiyet olan İbnülemin Mahmud Kemal (İnal)’e sormuşlar:
---Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden çok daha fazla tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?
---Ben bilmek için öğrendim, onlarsa tanınmak için…
Belki de Mehmet’in tarif ettiği hanım bu yönde birisiydi. Böyle bir sohbet iki saati aştı. Bu güzel arkadaşlarla zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor. İlk fırsatta başka arkadaşlarla birarada olmak dileğiyle!