SON DAKİKA
reklam
reklam

Tulumbacılar ve tulumba teşkilâtı (Bölüm II)

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 7 Kasım 2017, Salı - 10:00   Okunma Sayısı:

Mahalle tulumbacıları

Belediye tulumbacıları ile tulumbacılık askeri kisveden ayrılınca İstanbul halkı, semt semt, mahalle mahalle semtin uçarı delikanlılarından tulumbacı takımları kurmuş. Belediye tulumbacı teşkilâtı bir başıbozuk teşkilât halinde taklit edilmiş. Bu gençler için koğuşlar yapılmış.

İlk zamanlarda bir tulumbanın efradı yangına don gömlek gittiği halde bu gençler alelâde iç donu ve çeşitli renklerde gömlekler ve fanilâlarla gitmişler. Sonraları don, “Dizlik” denilen paça kısmı diz kapağı altından sıkma hususi bir şekil almış. Fanilâlar formalaşmış, aynı biçimde serpuş kullanmışlar. Buna karşılık ayaklarından yemenileri tamamen atarak yangına kar ve buz üstünde yalın ayak koşmaya başlamışlar.

Yangın yerlerinde yalımlı tahtalar, kızarmış çiviler arasında yalınayak dolaşmışlar.. Tulumbacılık hevesi tutku derecesine varmış. Tulumba mahallenin, semtin sembolü haline gelmiş. Yangına giderken ve yangın dönüşü koşular, yangını unutturacak kadar iddialı oluyor, bazen kanlı döğüşler yapılıyormuş.

Mahalle tulumbaları sandıklarına kayıkçı, arabacı, beygir sürücüsü gibi kimselerin yanında esnaf gençleri, kalem efendileri, idadi talebeleri, yüksek mektep talebeleri, beyzadeler, paşazadeler yazılmaya başlamış. “Yangın vaar!” sesini duyunca hepsi koğuşlarına giderek esvaplarını, üniformalarını giyiyor, dizliklerini çekip formalarını geçiriyor ve yalınayak tulumba sandığının altına girerek yangına koşuyorlarmış.

İstanbul tulumbacılığının kısa bir zaman içinde zengin bir edebiyatı, türlü adetleri, merasimi ve zengin bir argosu doğmuş.

 

Namlı bir tulumbacı: Çiroz Ali

1879’da Defterdar’da yetim olarak doğan Çiroz Ali, defterdar tulumba reisi ve defterdar kâhyası İsmail'in himayesinde yetişmiştir. Ayakları koşarlı bir tulumbacı olduğu kadar tulumbacıların çalgılı kahvehanelerinde güzel sesi ile semaî okumada da büyük şöhreti olmuştur.

İnce, uzun boyundan ötürü arkadaşları “Çiroz”  yüz güzelliğinden ötürü de İstanbul’un Nazenin hanımları arasında “Kıyakçıgüzeli” lâkapları ile anılırmış. 1897’de Bakırköy’de dayısının evinde veremden vefat edince İstanbul’un bir daha göremeyeceği cenaze töreni ile kaldırılmış. Tabutun arkasında 40 tulumba ile yangına gider kıyafette 600 tulumbacı, cenazeyi Bakırköy’den Eyüp’teki Camiine 1 saat 45 dakikada getirmişler.

 

Şarkılarla noktalan bir dönem

İstanbul’un böylesi bir güzelliği şarkılara da yansımış.  Beyoğlu’ndan koşmaya başlayan Tulumbacı takımı, selâmet sandıkları yangına giderken Galata’ya vardığında kızıl kıyametle karşılaşmış. Hemen hepsi işe koyulmaya başlayınca sandığa göz kulak olma işini tulumba reisi Hurşit’e bırakmışlar.

 

Beyoğlu’ndan kalktık, sandık selâmet;

Galata’ya vardık, koptu kızıl kıyamet

Hurşit Reis sandık sana emanet

Sandık sandıklar içinde çok şanımız var

Hazret-i Mevlâ’ya yalvarmamız var…

 

Sadece şarkılarda kalmayan tulumbacılar, edebiyatçıların, filmlere konu olmuş ve yabancı yazarların  “İstanbul 1874” ve “17’inci Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul” gibi eserlerinde de yerini almıştır.

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam