Yem yapılmak için kesilen minik balık parçalarının artıkları küçük mendireği keskin bir kokuyla kaplamıştı. Ama bu koku, parmaklarının arasındaki misinalarında sabırla bir titreşim bekleyen çocuklara mis gibi geliyordu.
Yazdı, tatildi ve aylaklığın en güzel haliydi.
Sonbahar ve kış aylarında haftalarca durmadan yağan yağmurlardan sonra güneş vardı, pırıl pırıl bir deniz ve iple çekilen o güzel günler... Bundan daha muhteşem ne olabilirdi ki?
10-14 yaşları arasında çocukların yanı sıra abiler de olurdu. Onlar daha çok mendireğin dalgalı açık deniz tarafında avlanırlardı ama.
Mendireğin dingin tarafında tek iğneli oltalarına dikkat kesilmiş çocuklar da büyüyünce korkmadan hırçın dalgaların ortasına atacaklardı oltalarını. Hele bir büyüsünler. Ama ne kadar yavaş büyüyordu insan! Sanki hiç gelmeyecek gibiydi o günler...
Aradan 40 yıldan fazla zaman geçmiş. Geçen gün sahilde çocukluğumun kokuları geldi burnuma. O günlere gidiverdim.
Sanırım dünyadaki bütün sahil çocukları arasında görünmez bir bağ var. Odesa'lı bir çocukla Samsun'lu bir çocuğun pek çok ortak anısı olduğuna inanmaya başladım artık. Ha keza tüm diğer sahil şehirlerinde çocuklukları geçmiş bütün insanların da. İklim farklı, deniz hırçın ya da mutedil olsa da farketmez. O tuz tenlerine değmiş, kurumuş balık kokularını içlerine çekmişlerdir. Gerisi sadece ayrıntıdır artık.