Temmuz güneşi, uçsuz bucaksız gibi görünen çayırların üzerine sarı bir örtü sermişti. Sıcaktı ama ara sıra hafif bir rüzgar kurumuş yaban çiçeklerini sallıyor, çocuğun burnuna kuru otların kokusunu getiriyordu.
Kaçıncı kez okuduğunu hatırlamadığı, neredeyse her sayfasını ezbere bildiği Mercan Adası kitabından başını kaldırdı. Hayatında hiç deniz görmemişti. Yine de annesinin bahçelerine astığı çarşaflar, hayali teknesinin yelkeni olurdu bazen. Deniz bu çayırlıktan daha mı büyüktü?
İnanılmaz güzellikte bir sessizlik ve dinginlik çocuğun bütün ruhunu kuşatıyor, daldığı hayallerle rüya gibi gerçekliği arasında kendi kendiyle konuşuyordu.
Biraz uzakta çevresi çitlerle çevrili mütavazı eve baktı. Çitlerin içi ile dışı arasındaki fark onu adeta büyülüyordu. Sonsuzmuş gibi görünen, sararmış, hatta kurumaya yüz tutmuş çayırlığın ortasındaki evin bahçesinde, yemyeşil ağaçlar rüzgarla hafif hafif salınırken, adeta bir vahayı andırıyordu.
Evin biraz uzağından geçen su arkından gelen cılız su sesi, saksağanlar ve ismini bilmediği diğer kuşların seslerine karışıyor o anlarda sessiz çayırlıkta deliler gibi koşma isteği duyuyordu.
Birgün buraları bırakıp gideceği gerçeğiyle sonsuza dek burada kalmak, hatta hiç büyümemek hayali arasında savrulurken yıllar koşa koşa geçti. Yıllar hep iyi zamanlarda hızla akarmış zaten.
Gün geldi büyüdü çocuk. Şehirli oldu. Saksağanların yerini martılar ve kargalar aldı. Çocukluğu ise sararmış fotoğraflarda kaldı.
Bugün bile uçak yolculuklarında ıssız bozkırların üzerinden geçerken aşağıda tek başına koşturan bir çocuk gördüğünü hayal eder. Burnunda bir sızı, yüzünde hüzünle karışmış bir gülümsemeyle dudaklarından şu sözler dökülür "hiç bir deniz benim bozkırımdan daha büyük değilmiş".