SON DAKİKA
reklam
reklam

Gezerken yazı üretmek

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 4 Nisan 2024, Perşembe - 09:44   Okunma Sayısı:

Susuzluk

    Haber üretmek için yine Taksim’in çeşitli yerlerinde gezmeye devam ediyoruz. İBB’nin değişik yerlerdeki metro istasyonlarında açtığı resim sergilerini geziyoruz. Biz de zaman zaman evlerimizde su kesintileri ve mahalle çeşmelerinde su kavgaları yaşadık.

 

    Bilim adamlarının su savaşlarına yönelik uyarıları, bazı ülkelerde susuzluk ve küresel boyutta kuraklık metro istasyonlarına asılan resimlerde görülebilmektedir.

    Resimler, insanların bir yudum suyu elde edebilmek için nelere katlandıklarını, susuzluğun neye mal olduğunu, etkilerini ve sebep olduğu hastalıkları anlatıyordu.

    Evet, bugün için ülkemiz Orta Doğu’nun su deposudur. Bazı mezra ve köyler hariç şimdiye kadar belki susuzluk yaşamıyorduk. Ama yarınların neleri getirebileceğini biliyor muyuz?

Fırat ve Dicle Nehirlerinin debileri, su toplama kapasiteleri, sulama öncelikleri zaman zaman komşu ülkeler tarafından tartışma konusu yapılmıştı. Bu ülkeler yarın süper güçler tarafından yine kışkırtılabilirler. Küresel boyutta orman alanları azalırken ülkemizde ağaçlandırmanın yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.

 

Kuraklık

    Oturduk bir başka yerde. Fikir yürütmeye başladık. Kuraklığın meteorolojik veya hidrolojik tanımı ve özelliklerine girmeden, yarattığı etkileri incelemenin daha doğru olacağı kanısındayım. 2000 yılından itibaren akademisyenlerin ve bilim adamlarının, 2002 yılında ise dünyanın en büyük su firmalarından “Thames Water”in Türkiye’de kuraklık yaşanacağı yönündeki açıklamalarını basından öğrenmiştik, hatırlarsanız.

    Tarıma elverişli sulak alanları koruyamadan nasıl yok ettik? Koca Çukurova’yı, Kelkit Vâdisi’ni ve Kızılırmak Havzası’nı… Bütünüyle koruma altına alamadık. Bu ırmakların çevrelerinde zararlı atık bırakacak tesislerin kurulmasında ilgili resmî kuruluşlar üzerlerine düşeni yapmadılar.

 

Öneriler

    Yeraltı su rezervlerimizin bilindiğini sanıyorum. Bunların dengeli şekilde yeryüzüne transferi için çalışmalar sürdürülüyordur herhalde.

    Manavgat Şelâlesi’nin Akdeniz’e dökülen suyuna, İç Anadolu’yu besleyecek şekilde havuzlar ve pompalama istasyonları yapılabilir. Özellikle Akdeniz sahillerindeki turistik tesis ve otel zincirleri, deniz suyundan tatlı su elde etme olanaklarına sahip olabilir.

    Van Gölü’nün suyunu iç kesimlere akıtma projesi revize edilebilir, arıtma tesislerinin sayıları arttırılabilir. Yeni yapılacak tesislerin hızlandırılarak barajların suyunun çekilmesiyle tabanda biriken mil ve tortul maddelerin temizlenebilir, set ve kapaklarının bakımları yapılabilir…

Daha önce bu sütunlarda iki kez yazmıştım. Toprağı, suyu ve havayı acımasızca kirlettik, kaynakları tükettik diye... Plansız çalıştık, düşüncesizlik ettik. Hippokrates’in belirttiği gibi doğa gereğini yapmaz mı? 

 

“Doğanın her şeyden haberi vardır:

Kendiliğinden hiçbir şey öğrenmeden gerekeni yapar.”  (Hippokrates)

 

Beyoğlu günlüğümden

 

    Sususzluk canımızı sıkmasın. Hadi biraz kara bulutları dağıtalım:    571 yıl önce Osmanlı yönetimine geçen İstanbul, yine tarihi yarımadadan yönetilmeye başlanmıştır. Ceneviz ve Venedikliler nedeniyle Fatih zamanından beri tarassut (Gözetleme-gözetim) altında bulundurulan Galata bölgesi, sonraki yüzyıllarda İngiliz ve Fransız yapılarının çoğaldığı semt haline gelmiştir. Beyoğlu, kozmopolit yaşam ve yerleşimin merkezi olmuştur.

 

   Yerli halkın yanında Türk adetlerini benimsemiş gayrimüslimler ve yabancılar (turistler, öğretim üyeleri, ticaret için gelenler, öğrenim görenler) Beyoğlu’na zenginlik katmışlardır. Fıkralarda yer almış, piyeslerde söz hakları olmuş, mimaride eser yaratmışlardır. Ve şarkılarda isimleri vardır…

 

…Mesaim bitmiş kendimi vapura atmayı başarmış, konuya çatı oluşturabilecek ilk düşüncelerimi kâğıda aktarmaya başlamıştım. Sabah erkenden Beyoğlu’na gelmeliydim. Karşıma neler çıkacak, öyküleri nelerle süsleyebilecektim… 

 

… Erken saatlerden itibaren Beyoğlu’nda yürüyor; her milletten, her meşrepten insanı görebiliyordum. Tramvay cer istasyonu veya tamir atölyesinin yanından geçerken yeni ile eskinin birbirinin yerini aldığını; ama aynı düşünceyi muhafaza ettiğini görüyordum.

 

Tırnaklarını kemiren adam

 

… Bir ara yanından geçtiğim mağazanın vitrininin önündeki yükseltiye yaslandım. Hemen yanımda orta yaşa yakın birisi duruyor ve tırnaklarını kemiriyordu. Neden böyle davrandığını sordum. “Abi ben bu memlekette ya kendimi yerim ya da tırnaklarımı…” dedi. Sordum:

    ---Neden kendini kemiriyorsun?

    ---Abi şu serserilere bakar mısın, sebilhane bardağı gibi dizilmiş, pişmiş kelle gibi sırıtıyorlar.

    --- Sırıtsınlar, ilgilenme onlarla, kendine gereksiz dert ediyorsun.

    ---Olur mu abi, benim de yosmam geçiyor bu yoldan…

    ---Yav sen de ata et, ite ot yedirmeye çalışıyorsun…

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam