Şiddet, virüs’ün mekanik olanı
Kadına karşı şiddet devam ediyor. Yasalarımız olsa da yasalarımızdaki boşluklardan istifade ediyor caniler, failler... Eşe karşı işlenen suçlar çocukların gözleri önünde cereyan edince hiç uygun olmuyor. Küçücük yaşlardaki çocukların psikolojisini bozmaya kimin hakkı var? Bu şekilde yasaları çiğneyen, aile ve toplum huzurunu bozan kişiler yakalansa da tutuklansa da kısa süre sonra serbest kalıyor.
Bu kısa süre içinde toplumdan tecrit edilmek onun umurunda bile olmuyor. Sebebi ne olursa olsun cana kıyan bir insan cezaevine girince de tecrit edilmeli, hücre hapsine çarptırılmalıdır. Başkasına hayat hakkı tanımayanın hakkında böyle bir kısıtlama çok mudur? Her gün bir öğün falakaya yatırılsın, diyeceğim ama demokrasinin erdemi aklıma geliyor ve bu düşünceden uzaklaşıyorum
Geçmiş dönemde virüs
Bugün yaşadığımız salgının farklı versiyonunu, ama en müthişini 1812 yılında yaşamışız. Hastalık büyük şehirde o kadar korkunç hal almış ki, padişahın emriyle sur kapılarına yerleştirilen gizli memurlar bir günde her kapıdan –şehir içinde gömülenler hariç- 50-60 ile 300 arasında cenaze çıktığını tespit etmişler.
Zamanın gümrük emini tarafından tanzim edilen bir belgeye göre 1,5 ay içinde İstanbul’da her gün 850-900 kişi ölmüş, ramazan ayında ise ölü sayısı 1200’e kadar çıkmış. Hastalığın en şiddetli hüküm sürdüğü semtler bilhassa ayaktakımının, bekâr taifesinin kalabalık olduğu Tahtakale Yemiş iskelesinden Bahçekapı’ya kadar olan sahil parçası, Galata ve Üsküdar olmuştur.
Buralardaki bekâr odaları birer veba yuvası halindeymiş. Hükümet ilk tedbir olarak bu bekâr odalarını yıktırmakla işe başlamış… Bu mekânlar yıkıldıkça tüyler ürpertici manzaralarla karşılaşılmış. Ölenlerin çoğu ayakdaşları tarafından sokaklarda yıkanıp birer tahta parçası üzerine konularak götürülmüş.
Yıkılan odalarda unutulmuş kokuşmuş yüzlerce ceset ortaya çıkmış. Bunların arasında işsiz gençler, fahişeler ve bu fahişelerin beşikteki çocukları görülmüş. Bahçekapı’daki bir sokak çok namlıymış, has manada bir batakhaneymiş, halk arasında “melek girmez sokağı” denirmiş.
Bu müthiş veba salgınından sonra Padişah II. Mahmut, bu sokakta bir cami yaptırmış ve adını “Hidayet Camii” koymuş…