Nerelisin? İstanbulluyum. Şimdi geriye yaslanın ve hep birlikte bu sözü irdeleyelim ve İstanbulluyum diyen kişiyi inceleyelim: Öncelikle iki imparatorluğa başkentlik yapmış farklı uygarlıkların efendisi sayılabilecek bu şehri sahiplenmek, büyük bir kültürü özümsemiş olmayı gerektiriyor. Konuşma kuralları, diksiyon, giyimde özen ve yakıştırma, davranış biçimleri, nezaket kuralları, sofra adabı, ağırlık…
Günlük hayattaki konuşmalarımızda bunlara yer verip hiçbirine uymamak…
Yerlere çöp atmak ve temizlik kurallarına uymamakla, kültür ve sanat faaliyetlerine katılmamakla, tiyatroya, baleye, konsere, sergiye, konferansa itibar etmemekle ve müzik eğitimi olmasa da bir enstrümana ilgi duymamakla kent kültüründen söz edebilir miyiz? Bütün bunları dipten gelen bir kültür ve görgü yokluğuyla izah edebilmemiz söz konusudur. Yıllarla birlikte kazanılmış ve süzüle süzüle günümüze kadar gelmiş kent kültürü nasıl tahrip oldu? Pek tabii ki, rant hırsının bu tahribatta büyük rolü vardır. Arazi satışı, imar plansızlığı ve nüfus yoğunluğu iktidarların siyasi tercihlerini değiştirdi, plansızlıkları yaygınlaştırdı. Bu hırs, ekonomik spekülasyon araçlarından biri haline geldi. Toplum inşaatı sevdi. Osmanlı’dan beri var olan mahalle kültürü silinmeye başladıkça, bireyler arasındaki saygı ve çevreye duyarsızlık arttıkça kuralsızlık adeta kutsanır hale geldi.
Tarihi eserler ve dilimiz Kadıköy’den vapurla Karaköy’e geçiyordum. Karşımda oturan iyi giyimli bey’in beni süzdüğünü sezmiştim. Konuşmak için fırsat kollamaya başladım. Kızkulesi’nin önünden geçerken Kızkulesi’ni kimin yaptırdığını sordum. Verdiği cevap, “Fatih Sultan Mehmet” şeklinde olmuştu. Cevap vermeden başka bir soruyla konuşmayı sürdürmeyi tercih ederek ne iş yaptığını öğrenmek istedim. Müteahhit olduğunu söyleyen bu bey, 27 yıldan beri de İstanbullu olduğunu söylemişti. Şimdi hangi kültürden bahsetmek gerektiğini düşünelim. Rant hırsının en tepeden en alttaki müteahhide kadar insanı ne hale getirdiğini görüyorsunuz. 100 yıl öncesinin ahşap konakları, çiçekli bahçeleri, koruları yerlerini betonlaşmaya terk etmiş, eski uygarlıkların eserleri hatırlanamayacak kadar silinmiştir. Bu silinme sadece mimari alanda olmamıştır tabii ki… Tahribat dilde de yaşanmıştır ve halen günümüzde de devam etmektedir. İstanbul konusunda kitap okumayan ve Türkçe sözcüklerin telâffuzuna özen göstermeyen insanların giderek çoğalması ve okullardaki eğitimin yetersizliği de İstanbul’un kendine has şivesini etkilemektedir.
Yaşamanın kuralsızlık boyutu Ne yazık ki, megaköye dönmüş İstanbul’da sevimsizlikler diz boyudur ve evden çıktığınız andan itibaren bütün olumsuzlukların da sizi beklediğini sanırsınız. Örneğin; işinize gitmek için evden aracınızla çıktınız ve sokağa girdiniz. Kazı yapıyorlar, ama yol çalışmasını belirten levha veya işaret konulmamıştır. Geri gitmek zorunda kalırsınız, ama arkanızda dört beş araç daha vardır. Onlarla irtibat kurmak istediğiniz anda birisi kornaya basar, camı açarak bağırır: ---Yürüsene be! İşaretle anlaşırsınız, tespih gibi dizilen araçlar geriye doğru tören geçişine başlarlar. Köşeyi yeni dönen araç karşısında geri gelen araçları görünce kornaya basar. Buna da “ya sabır” dersiniz. İş yerinize varmak üzereyken trafik yine kilitlenir; su borusu patlamış veya asfalt çökmüştür. Mesainize yetişmek için çırpınırsınız, içiniz daralır. Oysa randevu verdiğiniz kişi ya da kişiler 30-40 dakika sonra gelirler. Tam işinize başlarsınız elektrik kesintisi veya su kesintisi olur. Telefonlar çalışmaya başlar, yetkili veya sorumlu bir kişiyi bulamazsınız. Her gün yaşayacağınız bu ve benzeri stresli hayat sizi zihnen meşgul etmekte ve kısa zamanda bir hastalıkla tanışmaya itmektedir. Hele de düzenli beslenemiyor ve uykunuzu da alamıyorsanız, yandınız.
Rahat insan olabilmek Oysa düzenli bir çalışma hayatı olsa, insan daha sağlıklı yaşamaya, kendisini geliştirmeye, tatil yaparak dinlenmeye yönelebilir. Sokrates’e birisi için “Seyahat onu hiç değiştirmedi” demişler. O da, “Gayet tabii, çünkü kendisini de beraber götürmüştür” demiş. İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu, tıpkı yerine oturmuş yüklerin geminin gidişine daha az engel olması gibi. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla… Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez. İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız kendimizi kendimizden koparmamız gerek. Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte, tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize… Oturduğumuz mekânda veya çalıştığımız ortamda daralma hissedersek konuyu değiştirebiliriz. Bu kafa içi dekorunu değiştirmek olabilir. Mekânı değiştirmekle de çevre dekorunu değiştirmiş olabiliriz. Efendim, yalan sosyal bir zarurettir, başkalarına zararı olmadığı sürece. Yazdıklarım da yalandır. Uymamanız dileğiyle (!).
TEŞEKKÜR Kız kardeşim Birsen Kohen’in Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesinde gördüğü kemoterapi tedavisi süresince gerekli işlemlerde doruk seviyede, yakın ilgi ve özen göstererek yardımlarını esirgemeyen Uzm. Dr. Sayın Ömer Saçlı’ya sonsuz teşekkür ve minnet duygularımızı sunar, meslek hayatında başarılar dileriz. Murat Kohen & Emekli Yarbay Cengiz Baysu