Teğmenler
TSK’dan 1998 yılında emekli olup gazetelerde yazı yazmaya başlayınca ilk yazdığım yazılardan birisinde irtica tehlikesini dile getirmiştim. Bugün 2020 yılı… Aradan geçen 22 yılda değişen bir şey olmadığı apaçık görülüyor. Şekil aynı kişiler değişik ya da niyet aynı yollar değişik olabiliyor.
Bu devlet adama en seçkin yerlerde en yüce görevleri vererek şereflendirir; ama gelin görün ki, adamın niyeti bozuksa Cumhuriyet yasalarıyla güreşmeye başlar. “Dervişin zikri, fikri, fiili bir olmalıdır” derler. Cumhuriyet devrimlerini ve Atatürk’ün emperyalistlere geçit vermediği mücadeleleri oklarının karşısına koyarak II. Mahmut devrine kadar uzanır, setre pantolonuna bile dil uzatabilirler.
Kara Harp Okulu 2024 mezunu teğmenler resmî törenden sonra kılıçları şakırdatarak kendi aralarında yüksek sesle ant içtiler. Siyaset erbabı hemen ikiye bölündü. Toplum tirbülansa girdi, bir çalkalanma başladı. Konumunu sağlamlaştırmak isteyenler, göze batmak veya yaranmak isteyenler hemen sosyal medyada ahkâm kesmeye başladılar: “Teğmenler ihraç edilmeli, mahkemeye verilmeli vb…”
Bir grup da teğmenleri küfür yağmuruna tutarak alçaltmaya başladı. Bu devirde bu kafa! 15 Temmuz olayından sonra Harp Okulları yeni bir yönetim sistemiyle ele alındı. Sivil ve askerî öğretmen ve eğitmenler siyasî iktidar tarafından belirlenerek atandı. Bu tarihten itibaren okula alınan öğrenciler yeni mezun oluyorlar. Gerek muharip gerekse yardımcı sınıftan olanların belki de tamamı büyük eğitim alanı diyebileceğimiz Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapacak, belki de bir kısmı şehit düşecektir. Bu pırıl pırıl gencecik subaylara nasıl küfür edilebilir? Nasıl darbeci olarak addedilebilir? MSB’lığının bu gencecik teğmenleri şefkatle bağrına basması bizlerin beklentisidir.
Şu son 10 seneden beri TSK mensuplarının başına gelenler İstanbul’un işgal yıllarında bile yaşanmamıştır. (İşgal Altında İstanbul-Aliş Karakaya, General İngiliz Charles Harington’un Hatıratı İşgal İstanbul’u-Atillâ Oral, Kara Bir Gün-Aziz Hüdaî Akdemir) En azından bu kitaplar okunursa iddiamın doğruluğu görülecektir.
Bu da siyasetimizde düzelmeyecek bir durumdur. O zaman şu sözü tahlil etmek mi gerekiyor?
Düşün; her şey üstüne üstüne geliyorsa, belki de sen ters gidiyorsundur.
(Dostoyevski)
Eğitim, kültür ve sanat alanındaki gelişmeler
Avrupa’da Rönesans ile başlayan bilim, kültür ve sanat alanındaki gelişmeler, iki yüzyıl sonrasıyla matbaanın, üç asır sonrasıyla da resmin ülkemize girmesiyle adından söz ettirebilmiştir. Matbaanın gecikmesi insanların bilgiye erişimini, dini yakıştırmaların zorlaması ise sanatın gelişimini engellemiştir.
Sanatsal faaliyetler, günümüzde bile bazı kesimlerce “öylesine” bir meşguliyet alanı gibi gösterilmek istenmektedir. Sanatçı ise birtakım uygunsuz yakıştırmalar ve itibarsızlaştırmalar sonucu özlediği değeri bulamamaktadır. Oysa sanatçı, hayal ve düşüncelerini kendi uğraşı alanındaki nesnelere yansıtarak ifade etmeyi, tasarımını emekle yoğurarak çehrelere heyecan katmayı ustalıkla başarabilen kişidir.
Dokuz boğumlu boğaz, söz gümüş ise sükût altındır, itidal, meşveret, sükûnet, hatayı kendinde ara… Bu sözlerin bizim kültürümüzdeki kökleri çok derinlerdedir, hatta Rönesans’tan da ötededir. Gelin görün ki, bunlar bile matbaayı, sanatı ve estetiği zorlamış ve hâlâ kendisine yer bulamamıştır. Bağırmadan çağırmadan konuşmak, önce sabırla dinlemek, sakin cevaplar vermek… Bir tülü yerleşememiştir dilimize ve kültürümüzdeki asil yerine…
*** *** ***
Kültürümüzdeki defolu yanlardan sonra bir de eğitimimizdeki sakatlığı ele alalım. Uluslararası cari dili çoğumuz günlük konuşmalar şeklinde biliriz. Onu da tam beceremeyiz. Özellikle iktisadi terimleri telâffuz edenler ise yabancı dildeki şekliyle söylemeyi tercih ederler. Kompleks, bir açığı kapatmak isteme, kendisine hava verme kaygıları vardır çünkü…
Bu neden kaynaklanır? Okullarımızda herhangi bir yabancı dili okuyan çocuklarımız, bir yabancıyla basit bir konuşmaya bile giremez. Yol tarifi, sorulan bir yer veya saate cevap verme, tam olarak ifade edemeyeceğini anlatma bunların en basitlerindendir. Avrupalı çocukları okulların tatil dönemlerinde ülkemize davet eder, evlerimizde ağırlardık. Şimdi yine yapılıyor mu bilmiyorum. Diziler, kulaklıklar, magazin ve şov programları ise daha önce ekranlarda verilen yabancı dil derslerinin yerini aldı. Sonuç da gayet doğaldır.