Hayal söz konusu olunca
Bazen hayal, hatta hayaller kurarım. Elime para geçer, bir hastane yaptırırım. Piyangodan para çıkar okul yaptırırım. Bunlar hiçbir zaman gerçekleşmedi; ama hayallerim de hiç bitmedi. Bu yoldan vaz geçmeyi düşünmüyorum.
Dualarımda hiç para istemedim, istemeye de niyetim yok. Yıllarca devletin ekmeğini yemiş ve devletine vefa hisleriyle bağlı bir vatandaş olarak sağlığıma ve kâinatın bizlere sunduğu nimetlere şükrederim.
Şekspir bir sözünde “Önce hayaller ölür sonra insanlar” demiş. Mark Twain ise bu sözü “Hayallerinizi kovmayınız; çünkü onlar gittiler mi belki siz kalırsınız, ama yaşamıyorsunuz demektir” şeklinde ele almıştır. Yahya Kemal de, “Deniz Türküsü” şiirinin son dörtlüğünde,
Çıktığın yolda bugün yelken açıp yapayalnız
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar
İnsan bu âlemde hayal ettiği nispette yaşar.
diyerek hayal kurmayı adeta yaşamın bir parçası olarak kabul etmiştir. Bizlere biçilen ömür içinde bir niyeti gerçekleştirmek, bir eseri bitirmek ya da insanlığa faydalar sunmak en büyük mutluluk bence. Böylesi mutlulukları tattıktan sonra öbür tarafa gitmek, daha büyük mutluluk olsa gerek…
Proust, 16 ciltlik “Geçmiş Zaman Ardında”yı bitirdikten sonra “Artık ölebilirim” demiş. Öyle de olmuş. Romanın son noktasını kondurunca can kuşunu uçurmuş[i].
Çocukluktan günümüze kalan
Çocukluğum Paşabahçe’de geçmişti. Ta ki, Kuleli Askerî Lisesi’ne girene kadar… Gerçi askerî lise de İstanbul içindeydi; ama biz içinde hasret çekenler hep İstanbul dışındaydık. İlkokula Paşabahçe’de başlamıştım. Şiirle ilk tanışmam da ilkokulun 4’üncü sınıfında görevlendirildiğim bir piyes nedeniyle olmuştu.
Rahmetli öğretmenim Osman Çağlar, piyesteki şiiri sanki kendisi okuyacakmış gibi tüm vurgu ve ayrıntılarını defalarca prova etmişti benimle. Onu anlamakta zorlanıyor hatta kızıyordum bazen, şiirle bu kadar uğraşılır mı diye…
Gevşediğimi sezince “Bu fâsılasız çalışma hâsılasız çalışmaya dönüşmesin çocuğum” dediği zaman gözlüğünün üzerinden attığı bakışla dizlerimin titrediğini hissederdim. Beykoz’da okuduğum ortaokulu, Türkçe ve kompozisyon derslerimize giren Nevin Hanım’ı unutmak mümkün mü?
Anlatımda farklı bir yön
Benim neslim ilkokula gidene kadar modern tıbbın imkânlarından uzak yaşamıştı. Diş mi çekilecek, bırakın çekimi önce çivi kalınlığındaki iğnenin diş etine girmesi başlı başına bir eylem oluyordu. Okul yıllarında bize yapılan aşılar hepimizin ağlamasına neden olurdu.
Bu yüzden de kocakarılar ve onların hazırladığı ilâçlar hepimiz için tercih sebebi olurdu. Bir çocukluk anısı olarak sizlere yetkin kişi (!) Caize Hanım’ı anlatmak istiyorum:
Çıkrıkçı Caize Hanım
Nazarı def eden, otlarla şifa bulduran, ayetlerle kem gözlere şiş çeken ve nefesi kuvvetli olduğu söylenen bir kadındı Caize Hanım… Yerde hasır ve kilim serili tek katlı, basit bir evde otururdu.
Her akşam evinde bir duvarın dibinde ve şilte üzerinde yatar, üzerine bir battaniye çekermiş. Bir dilim ekmek ve bir tas çorbasını gelenlerin getirdiği erzak ile bütünler, boş kaldığı zamanlarda topladığı çer çöpü sobasında yakarak ısınırmış. Annemle evine gittiğimiz zaman görürdüm, eğri büğrü de olsa bir mangalı olduğunu...
Bunun üzerinde tütsü gibi bir şeyler yapardı. Kolu dönen, ayağı çıkan, boynu tutulan, diş ağrısı çeken çocuklarla, beli tutulan ve kulunçları ağrıyan[ii] büyükler Caize Hanım’ın evine gelirlerdi. Semtin yaşlı hanımları ise onu hiç yalnız bırakmazlardı.
Hatta öyle olmuştu ki, hepimizin Haççe Ana dediği 83 yaşındaki Urfalı Hatice Kadın, sanki onun asistanı gibi çalışır, uzak yerlerden gelenlere Caize Hanım’ın meziyetlerini öven konuşmalar yapardı. Ne bileyim işte, nefesinin kuvvetinden, şifa dağıtmasından, meziyetlerinden söz ederdi.
Otoriter yaklaşım
Caize Ana, ağzı kalabalık, gün ışığına çıkmamış sözlerin sahibi bir kadındı. Derdi olanlar ona ya kendileri gider, ya da küçük bir kâğıt parçasına yazarak katlayıp gönderirlerdi. Babalar kendi ağrılarını çocukları vasıtasıyla iletirlerdi Caize Ana’ya…
Bir gün babamın parmağında çıkan dolama hakkında ne yapmamız gerektiğini sormaya gitmiştik annemle… Herifin birine kızmış söyleniyordu: “… Tavşan boku gibi bir herif… Ne akar ne kokar. Şimdiye kadar daha bir yaralı parmağa işediğini görmedim…”
---Caize Ana, babamın kulunçları tutulmuş, ne yapması gerektiğini soruyor.
---Sabah ve akşam yüzükoyun (yüzüstü) yatsın, sen üstüne çık, sırtını çiğne!
Ben de babasının sırtını birçok kez çiğneyen çocuklardan biriyim. Babam ömrünün son günlerinde yatağa düştüğü zaman, o çiğnediğim sırtı, sırtıma alarak apartmandan aşağıya indirmiş ve birkaç kez hastaneye götürmüştüm.
Yıllar sonra aynı apartmanda
… Yıllar geçmiş ben yaşlılar safında yerimi almıştım. Annemi daha sık ziyarete gidiyordum.
80’li yaşların mensuplarını barındıran apartman adeta bir şenlik yurdu gibi… Oturanların çoğu da çocukluk yıllarımın gençleridir. Onlarla zaman zaman ben de biraraya gelir, konuşur ve şakalaşırım.
… Salvador Dali’nin eserleri İstanbul’a getirilmiş, sergileniyordu. Okul çağındaki yeğenimi ve arkadaşı Yiğit’i sergiye götürecektim. Yeğenimle birlikte hazırlanmış ve aşağıya inmiş olmamıza rağmen Yiğit gelmemişti. Seslendik. Aynı apartmanda annemle komşu olan 83 yaşındaki Hamide Ana balkona çıkınca ona,
--- Haydi, Yiğit gelsin, gecikmeyelim daha fazla, dedim.
--- Nereye gidiyorsunuz?
--- Salvador Dali sergisine…
--- Oğul, tanımadığımız bilmediğimiz bir adam. Götürme çocukları…
Şimdi bu insanlardan hayatta kimse kalmadı. Ne kadar doğruymuş, “Baki kalan şu kubbede hoş bir seda imiş” sözü!
[i] Oktay, Ahmet, “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950”, Kültür Bakanlığı Ya/1562. Ankara-1993, Kemal Bilbaşar’ın anlatımlarından…
[ii] Kulunç: Kişi, “kulunçlarım ağrıyor” dediği zaman en çok anlaşılan bölge her iki kürek kemiği ile omuz başları arasındaki bölgedir, yani sırtın üst kısmıdır. Gergin kaslar masaj yapılarak yumuşatılmaya çalışılır, buna kulunç kırmak denilirdi.