Öncelikle Ayla filmimden bahsetmek daha sonra Türk-Kore İlişkileri hakkında görüşlerimi ve bilgilerimi paylaşmak istiyorum.
Bir kere çok sarsıcı ve etkileyici bir film izledim. İnsanı eksen alan ve gerçekten yaşanmış bir hikayeyi sinema diliyle anlatmak kolay değil. Bu nedenle bu özel çalışmada emeği geçenleri hem bir yazar; hem de bir sinema sever olarak tebrik ediyorum.
Gerçekten de salonda alkış ve duygu yoğunluğunu yaşadım. Ben de filmi izlerken duygulandım. Gazi Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin verdiği çok anlamlı insanlık dersini herkesin içselleştirmesi gerekli.
Peki; Oscar’a “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisinde Türkiye adına aday gösterilen Ayla filminin Oscar alma ihtimali var mı derseniz bu işleri de takip eden birisi olarak konuşacağım ;işleri hiç kolay değil. Çünkü; bu seneki adaylar arasında gösterilen filmlere bakıyorum. Rahatsız edici ve sorgulayıcı sinemanın önemli ve değerli ismi Michael Haneke'nin Happy End'i(Avusturya),bu yılın parlak isimlerinden Ruben Östlund'un The Square'si(İsveç), yine Carlo Simón’un 1993 Yaz’ı (İspanya),köşemizde de yer verdiğimiz Ildikó Enyedi’nin Beden ve Ruh’u (Macaristan) ,Angelina Jolie’nin yönettiği ve Kamboçya yapımı olan First They Killed My Father’i, Fatih Akın ‘ın Almanya adına yarışacak olan In the Fade’i ,Ayla ile aynı coğrafyadan yani Güney Kore’den yarışa katılan Kim Ki Duk’un öğrencisi ve başarılı birer takipçisi Jang Hoon’un A Taxi Driver’i gibi pek çok iddialı ve kayda değer gördüğümüz ki bir kısmını da izlemiş ve köşemde yer verdiğim işle yarışacak. Bu anlamda çok zorlu bir kategori. Allah’tan bu sene Xaiver Dolan yarışmada yer almıyor. Üstelik; Angelina Jolie’nin bu dalda bütün rakiplerinden Michael Haneke dahil burun farkı ile önde olduğunu söylemem lazım. Zor ancak; Ayla zoru başarmak için epey çalışması şart. Bütün bunlara rağmen; aday olarak ilk 5’e girmesi beni şaşırmayacaktır.
*********************************
Gelelim yazımızın esas konusuna ; Türkiye ile Kore arasında biraz sonra da anlatacağımız üzere ta Göktürk zamanına değin uzanan bir ilişkinin, aslında bir kan kardeşliğin öyküsüne.
1950-1953 yılları arasında yaşanan Kuzey Kore-Güney Kore Savaşı, 2.Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş'ın da ilk sıcak çatışmasıydı. ABD ve müttefikleri Güney Kore'yi desteklerken, Çin ve Sovyet Rusya Kuzey Kore'yi destekleyince savaş uluslararası bir boyut kazanmıştı. Bu arada söz konusu savaşın 2009'da Güney Kore ve Kuzey Kore arasında imzalanan ateşkes antlaşmasına kadar resmen devam ettiğini söylemiş olalım.
Türkiye o yıllarda NATO'ya dahil olmak istiyordu. Evet; yakın zamanda ünlü askeri tatbikat skandalı ile de çokça tartıştığımız NATO kurumu o tarihte ülkeyi yönetenler (1950 yılı siyasal anlamda 27 yıllık CHP iktidarının sona erdiği ve Demokrat Parti’nin henüz iktidarı devraldığı bir yıldır) NATO tarafından da Sovyet Rusya’ya karşı korunmak için bir kalkan olarak görülüyor ve girilmesi önemli bir gereksinim olarak görülüyordu. Kore Savaşı Türkiye’yi NATO'ya katılmak için adeta bir fırsat olarak değerlendirilmekteydi. Sonuçta; Güney Kore'ye asker gönderme kararı alınmıştı.
Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5090 kişilik 1. Türk Tugayı, 17 Eylül 1950'de İskenderun limanından hareket ederek 12 Ekim 1950'de öncü takım Pusan limanına ulaştı.
(Devamı yarın)