Başka devletlerce sunulan ısmarlama demokrasi anlayışının nelere mal olduğunu gördük geçmiş yıllarda. Sindire sindire özümlenerek yaşanan demokrasi anlayışı ise çok farklıdır. Lider sultasına dayalı demokrasilerde ölüm, hapishane ve sürgün gibi olgular her zaman göze çarparken ısmarlama demokrasilerde kitle kıyımı, uzak ülke hapishanelerinde toplama kampları oluşturma, ülkenin ekonomik gücünü kırma, tarih bilincini silerek geçmişle bağlarını kopartma ve ülkede kaos yaratma gibi niyet ve çabalar yatar.
Ismarlama demokrasi vaat eden ülkenin yöneticileri bunları yaparken hedef ülkenin vatandaşlarından kendisine yandaş, demokrasi aşığı (!) ve ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan (!) tipleri seçer ve yanına alır. Onlara eğitim vererek daha iyi kıyım yapmaları konusunda yönlendirir. Kötü niyetli ülke, hedef ülkenin ekonomik gücünü kendi kontrolü altına almaya çalışır.
Nasıl mı?
Diktatörlerin yönettiği ülkelerde halk, nasıl yönetildiği üzerine kafa yormaz. Geçim derdi onun için önceliklidir. Başkalarının güdümlemesiyle Osmanlı’da olduğu şekliyle “Tanzimat ve Islahat” gibi birtakım düzenlemeler, Afganistan, Irak ve Libya’daki gibi ”Ismarlama demokrasi” çalışmaları ve Afrika’nın kuzeyinde başlayıp Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan “Arap Baharı” rüzgârları ortaya çıkar. Petrol, doğalgaz hatta suyun var olduğu yerler rüzgâr alır. Kamboçya’da, Kuzey Kore’de, Çin’de, Küba’da esmez, estirilemez. Bu ve benzeri ülke ve yerler kuytuda kalır.
Bu rüzgârlar bir nükleer serpinti gibi etkilerini yıllarca sürdürür ve yıllar sonra yeni etkileri ortaya çıkar. Bu etkilerin içinde tarih bilincinin silindiği; yer altı ve yerüstü servetlerinin üretimi ve işletiminin başkalarının eline geçtiği ve bayrak, ulusal marş, para gibi değerlerin değiştiği görülür. Dün Osmanlı’nın yaşadığı kapitülasyon, bağışlama, toprak terki ve ianeler, bugün anlaşmalardan doğan icabete, uluslararası finans kuruluşlarının yardımlarına ve AB kriterlerinin yaptırımlarına tekabül eder.
Akılların çelinmesi
Irak’a demokrasi getireceğini vaat eden güçler binlerce insanı katletti. Irak petrollerinin yüzde kaçını alıyor ve kaç yıl almaya devam edecek, 20-30 yıl sonra kitaplarda okuyacağız. Dıck Cheney, son yazdığı kitabında Dışişleri Bakanı C. Reiz’ın ağladığını bile yazmıştı. Yıllar sonra dünyanın gidişatı kendi düşüncelerine uygun bir hal almaya kalkışırsa bakalım daha neler yazacaktır? Ülkeler arasında ilişkiler iyi olduğu sürece problem yoktur. Eğer birisi bir diğeriyle anlaşmazlığa düşerse bizimle de problem başlıyor demektir.
Bilindiği üzere III. Selim zamanında İngiltere’nin Hindistan’a ilgisi üzerine Fransa’nın 2 Temmuz 1798’de Napolyon vasıtasıyla Mısır’ı işgaline yol açmış ve Osmanlı-Fransız ilişkileri gerilmiştir.
Napolyon Bonapart’ın Arapça olarak hazırlattığı beyannamede “Ey Mısırlılar, … ben gaspedilen haklarınızı iade için geldim. Allah’a sizi sömürenlerden daha yakınım ve Hz. Muhammed’e hayranım. Kur’an’a hürmet ediyorum.” ifadesi vardı. 1802 Barış Antlaşmasından sonra Fransızlar Mısır’ı terk etmiş, dostluk yeniden tesis edilmişti. Hatta III. Selim, 19 Şubat 1807 tarihli fermanıyla Tarabya’daki Mihail Efendi yalısını Fransız hükümetine hibe etmişti.
Osmanlı Devleti’nde ilk taşkömürünün çıkarılmasına teknik destek sağlayan Fransa, İstiklal Harbi’ne başladığımız yıllarda Zonguldak bölgesine asker çıkarmak suretiyle taşkömürü sahasına ve limana olan ilgisini kontrol yıllar sonra da olsa göstermemiş miydi? Mısır’ı fethederek Akdeniz’in bir bölümünü kontrol altına almak isteyen aynı Fransa bugün Afrika’nın kuzeyindeki ülkelerde Fransızcanın üstünlüğünü ve Libya’da hâkimiyeti sağlamış değil midir?
Napolyon’a imrenen ve yaklaşık iki buçuk asır sonra Libya’da el değiştiren yeni yönetime hitap eden Cumhurbaşkanı Sarkopolyon (!), Kaddafi’nin dondurulan paralarını Müslüman halka en adil şekilde kendilerinin dağıtacağını söylemedi mi? Ben hatırlamıyorum dağıtıp dağıtmadığını?
İngiltere’ye gelince; Hindistan’a ilgisi hep saklı kalmıştır. Osmanlı yönetiminin 1580-1799 arasındaki döneminde İngilizlere verilen kapitülasyonların sayısı 11’i bulmuştu. I. Dünya Savaşı yıllarında Körfez petrolünün kontrolünü sağlamak düşüncesiyle Fov adasına asker çıkaran İngiltere’nin 1990’da icra edilen Körfez harekâtı sırasında yine Fov adasını işgal ettiğini, kilometrelerce uzaktaki Falkland adalarına niçin gittiğini, Akdeniz egemenliği düşüncesiyle Kıbrıs’ta bir üs ele geçirdiğini ve halen elinde bulundurduğunu hatırlayalım.
Uzun vadeli projeler
Biz kömür çağını yakalayamamışken servet hırslıları petrol aramaya başlamışlardı. Nasıl ki, 1856 Islahat Fermanı nedeniyle Paris Antlaşması’nın bir maddesine ilave edilmek üzere “…Osmanlı Devleti’nin iyiliğini isteyen ve dostu olan büyük devletlerin yardım ve himmetlerine…” değinilmişse bugünkü himmetleri de yine aynı dost (!) devletlerin gösterdiğinden şüphe edilemez. Bugün biz hâlâ petrole ulaşamamışken onlar yeni alanlar elde etme ve yeni olanaklar yaratma gayretiyle savaşlar çıkarmakta, iktidarları devirmektedirler.
1911-1912 İtalyan Savaşı sonunda Libya’dan çekildik. Petrol havzalarından uzaklaştırdılar bizi. I. Dünya Harbi sonunda Romanya ve Kafkasların petrolünden koparıldık. Mezopotamya’nın verimli petrol vahalarına inmek düşüncesiyle 1898 yılında Şam’ı ziyareti sırasında Selâhaddin-i Eyyubi’nin mezarına uğrayan ve bir konuşma yapan Alman İmparatoru II. Wilhelm, “Dünyadaki 300 milyon Müslümanın sonsuza kadar koruyucusu” olduğunu söylemiştir. Böylece İstanbul-Bağdat demiryolu projesini kapmaya çalışmıştır. Bu kez de I.Dünya Harbi sonunda Musul petrol sahasından atılmış olduk.
Emperyalistler, asırlar öncesinin hazlarını ve tatlarını unutamıyorlar. Pasta oldukça büyük! Ne demokrasisi, hangi insan hakları?