Yazısı için çok kıymetli şair ve yazar Durmuş Türker hocamıza teşekkürlerimizi iletiyor,
kendisine ve ailesine sağlık ve sıhhat dileklerimizi iletiyoruz.
***************************************************************************
Eskiler, “beşiğin arkası bile gurbet” demişler ya, ben beşiğin değil Çamlıbel Dağlarının
arkasında bir yerdeydim. Burası,,o zaman okumak/ okutulmak istenen tüm köy çocuklarının
olmayı en çok istedikleri yerdi: PAMUKPINAR İLKÖĞRETMEN OKULUYDU.
Orası Sivas, Tokat, Erzincan illerinden öğrenci kabul eden bir okuldu. Kazanabilmek için iki
basamaklı bir sınavdan geçmeniz gerekiyordu. Yerel halkın “enüstü” diye adlandırdığı bu
okullar, daha ötesini görmediğimiz için mi ne bize de en üstünü gözüküyordu. Çok da
ayırımında olmasak da bu okullar bizim yaşamımızı hepten değiştirecek olmanın yanında,
ailelerimiz için de bir övünç kaynağı idi. Ailede, bu okulu kazanmamı en çok isteyenlerin
başında ise annem geliyordu.
1962 yılında ilk sınavını kazandığım bu okulun, ikinci sınavında başarısız sayılınca, bir
sonraki yıl için daha iyi bir hazırlık yapmam gerekti. Bunu hakkıyla yapmış olmalıyım ki 1963
yılında her iki sınavı da kazanarak Pamukpınarlı olmuştum. O okulu kazandığım gün aileme
yaşattığım sevinç, ailece yaşadığımız sevinçlerin en büyüklerinden birisidir hiç kuşkusuz. O
sevince ben de katılmıştım ama aileden ayrılıp da okula gideceğim gün gelince, ailemden,
özellikle de annemden ayrılacak olmanın hüznü çöktü yüreğime. O günü hatırladıkça hala bir
hüzün duyarım yüreğimde, bu sonraları daha da ağırlaştı annemi büsbütün kaybedince.
Pamukpınar çok mu çok şiirin bir yerdi bizim ölçülerimizde. Bütün yapıları çatılıydı ya,
gözümüze çok güzel görünüyordu köyümüzün toprak damlı evleriyle kıyaslandığında. 1940’lı
yılların başında Yıldızeli - Pamukpınar Köy Enstitüsü adıyla kurulan bu okul, işbilir yöneticileri
ve çalışkan öğrencileri elinde “çölde bir vaha” haline getirilmişti. Yapılarının tam da orta
yerinden Tokat -Sivas karayolu geçiyordu, bu da orasına bambaşka bir hava veriyordu.
Motorlu kara taşıtlarının bugüne göre çok çok az olduğu o dönemde, buradan geçen her taşıt
sanki bizi sevenlerimize götürüyormuş gibi bir serinlik yaratırdı yüreğimizde. Öyle ya, bir gün
gelip de sevdiklerimize yeniden kavuşacaksak onlarla gidecektik gideceğimiz yere.
Ben özlek ve de ağlak olmuşumdur hep. Hele ki 11 yaşında bir çocukken ilk kez annemden,
ailemden ayrılmak çok büyük bir özlem yüklemişti yüreğime. Bir güvercin olur, alır başımı
giderdim köyüme ve anneme en zor derslerimde bile. O yüzden olmalı büyük bir yabancılık
çektim öğrenci arkadaşlarıma ve de öğretmenlerime. Ama giderek kaçınılmaz bir bağ
oluşuyor sizinle aynı yerdekilerle. Öğrenci arkadaşlarınız kardeş, büyük sınıftakiler ağabey,
öğretmenler de anne baba gibi oluyor size. Yani, yüreğinizin bir yerinde küllenmiş bir kor gibi
duruyor olsa da özlem, siz, azar azar da olsa alışıyorsunuz gurbete.
Bir pazar günüydü, “ANNENLE BABAN GELDİ” dediler tam da özlemimin alev aldığı bir
günde. Bir kuş gibi uçarak gittim, okulun, Tokat tarafında yer alan, kütüphanenin bitişiğindeki
salonda beni beklediklerini öğrendiğimde. Köylülerimle birlikte, arkadaşlarımdan da gelenler
olmuştu peşimden, annemi anneleri yerine mi koymuşlardı ne? Köylü giysileri içinde çok mu
çok güzel görünmüştü annem gözüme ve ilk ona sarıldım, annem ise beni adeta katıklık
ediyordu o lezzet taşıyan öpüşlerine. Sonra babama koştum ve yapıştım eline, öptüm, o da
bir oğul özlemiyle kucakladı beni. Şaşılacak şeydi, annemin arkadaşlarıma karşı da bana
gösterdiği sıcaklığı dışa vuran bir sevgi vardı gözlerinde. Arkadaşlarımsa bana benzer şekilde
yakınlık göstermişlerdi, besbelli ki onu koymuş olmalılardı kendi anneleri yerine. Ne çok
göresimiş olmalıydık ki birbirimizi, konuşmaktan çok dilimizle, bakışma vardı sevgiyle ve
özlemle bakan gözlerimizde.
Kaç saat kaldılar bizimle bilemiyorum ama bir göz açıp kapamak denli kısa gelmişti bana
gelişleri ile dönüşleri. Ne zaman ölçüye geliyor, ne sevinç, ne hüzün… İnsan hiçbir şeyin tam
ayırımına varamıyor onca sevinç, hüzün, özlem gibi karışık duygular içinde. Köyümüzle okul
arasındaki yolu yaya gelmişlerdi. En az üç buçuk, dört saat süren bu yola sabahın hangi
saatinde çıkmışlardı da saat dokuz bile olmadan okula gelmişlerdi. Hani babam gece gündüz
dağda dolaşan bir çobandı, yürümeye alışıktı da annem o yolu nasıl gelmişti. Bir de aynı gün
geri dönmek vardı işin içinde; annem o yolu nasıl gidecekti bir de yavrusundan ayrılmanın
yükünü taşırken yüreğinde. Onlar gittiler ya… Benimse her an için düşmekten korktuğum
derin bir boşluk kalmıştı içimde…
Diyeceksiniz ki; “bu yazdıklarından bize ne?” Arkadaş değil misiniz benimle? Bütün bu
duygularımı dökmesem dilimden, taşıyor yüreğimden. Dilerseniz de okumayın, yazmasam
dinletemiyorum us’uma değilse bile, yüreğime…
İyilik ve güzellikler diliyorum bu sıkıntılı günlerde hepinize. İyi bakın kendinize…