Bazı televizyon dizileri reyting uğruna ahlâkî değerleri yok saymaya devam ediyor. Akşam oturmalarının, sohbetlerin ve kitap okuma alışkanlıklarının yerini yemek programları, yarışma gösterileri ve dizi filmler almış durumda. Diziler, aile bireylerinin toplandığı saatlere hiç dikkat edilmeden yayınlanabiliyor. Sert bakışlı, kara sakallı, kara gözlüklü bıçkın tiplerin karşısında ağlayan hanımlar, mahzun çocuklar, kavga sahneleri ve işin en kötü yanı silah kullanılması…
Türk toplumundaki hasta ruhlu insanlar, bunları örnek alarak kadın dövme, yaralama ve öldürme sahnelerini uygulama alanına sokuyorlar. Siz, kadın cinayetlerinin son bulacağına ihtimal veriyor musunuz hiç?
Bu konuda çok yazı yazdım. Başlıkları “Unutulanlara bir ilâve daha” türünden. Son bir hafta 10 günden beri ekranlardan sürekli kadın cinayetleri veriliyor. Birileri suç işliyor, birileri izliyor. Bir kesim de “Tuh, Allah kahretsin seni” diyerek lanet okuyor. İyi halden istifade eden katiller, çeşitli öldürme şekilleri planlayan caniler, aramızda şuursuzca gezen failler gayet rahatlar.
Buna gelene kadar daha neler var? Sabah eczaneye giriyorum. İçeride altı çalışan var. Günaydın deyip isteklerimi bildiriyorum. Bir küçük paket yapıyorlar, iyi günler dileyip ayrılıyorum. Cevap yok. Sabah apartman kapısından çıkarken karşılaştığım kişilere “günaydın” diyorum, adam dönüp arkasına bakıyor, benden başkasına mı selam verdi diye… Alışmamış çünkü selam vermeye ve kendisine selam verilmesine… Biz nasıl bir toplumuz?
*** *** ***
Köpekleri Seven Adam
Küba edebiyatının yaşayan en önemli yazarı Leonardo Padura’nın ünlü romanıdır. Kitap, devrimci lider Leon Troçki’nin sürgün yıllarını ele alıyor ve NKVD ajanı Ramon Mercader tarafından öldürülmesine kadar giden ölümcül takibi konu ediniyor.
Troçki’nin ilk sürgün yeri olan Büyükada’da geçirdiği yıllar da en ince ayrıntılarıyla aktarılmaktadır.
Kitaptan alıntılar
Büyükada’ya Varış: “… Birkaç hafta sonra, karısının ve oğlunun Marmara Denizi ve Adalar civarında bir gezintiye çıkma teklifini gönülsüzce kabul etti. Lev Davidoviç Troçki bu gezide zihnini boşaltmaya, güneşlenmeye, Natalya’nın bayıldığı, poğaça ve pide olarak bilinen lezzetli Türk hamur işlerini tatmaya fırsat bulacaktı…
Vapur sabah dokuzda hareket etti. Başlarında şapkaları, vapurun pruvasına geçerek İstanbul’un iki yakasının sunduğu manzaranın keyfini çıkardılar. Öte yandan Lev Davidoviç binaların, kiliselerin sivri kulelerinin, camilerin kubbelerinin ötesine bakmayı denedi. Tek bir dostunun veya güvenilir bir yandaşının bulunmadığı şehirde kendini görmeye çalıştı. Ama kendini bulamadı. Sürgünlüğünün işte o an başladığını hissetti.
Liova eliyle işaret ederek sahilde görünen balıkçı köyüne Büyükada denildiğini söyledi. Genç adamın sözleri onu çamlarla kaplı, yer yer beyaz binaların göründüğü adacığın gerçekliğine döndürdü.
O an riske girerek öğle yemeği için adaya çıkıp çıkamayacaklarını sordu. Neredeyse düşünmeden buradan hoşlandığını ekledi. Kuşkusuz yazmak için yeterince sakin ve kaslarını açmak için balığa çıkmaya uygun bir yerdi. Onu herkesten iyi tanıyan Natalya Sedova baktı ve gülümsedi: “Aklında ne var, Livnoşek?”
Karısı bir hafta sonra mutlulukla öğrenecekti, prenslerin sürgüne gönderildiği takımadaların en büyük adacığı olan Büyükada’da yaşayacaklardı. Seva, büyükbabasının ona ayırabileceği birkaç saatlik boş zamanı sahiplenmeyi başarmıştı ve her öğle sonrası birlikte sahile inmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi.
Burada Seva, Maya ile koşturuyor, dost canlısı Haralambos’un izin verdiği zamanlarda balıkçının kayığına atlayıp adanın falezlerine dümen kırıyorlardı. Torununa duyduğu sevgi Lev Davidoviç’in siyasi endişelerini hafifletti, yaşlanmakta olan bir büyükbaba gibi hissetmesine izin veren büyük bir huzurun içini sardığını birçok kez şaşırarak fark etti ve otuz yıldır ilk kez kendini mücadelenin zorunluluklarından kurtarmayı başardı.
Çok geçmeden Seva ile Maya’nın koşuşturmaları, Haralambos ile balıkçılık sanatı üzerine sohbetler, Marmara Denizi’nde yaptıkları kayık gezintileri, onu bekleyen daha zorlu anlarda bile dört elle sarılacağı hoş imgelere dönüşecekti…”
Düşünceler
Birbiriyle ilgisi olmayan iki konu gibi düşünebilirsiniz. Troçki’nin İstanbul’a ilk gelişinde yaşadığı sahipsizliği ve güvensizliği biz yaşıyoruz şimdilerde. Kişiler arasında saygı kalmamış, güven kurulamamış durumdayız. Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Hayırlı günler olsun!