Kent kültürü
Hadi gelin, önce kent kültüründen başlayalım: Yıllarla birlikte kazanılmış ve süzüle süzüle günümüze kadar gelmiş kent kültürü nasıl tahrip oldu? Pek tabii ki, rant hırsının bu tahribatta büyük rolü vardır. Arazi satışı, imar plansızlığı ve nüfus yoğunluğu iktidarların siyasi tercihlerini değiştirdi, plansızlıkları yaygınlaştırdı. Bu hırs, ekonomik spekülasyon araçlarından biri haline geldi. Toplum inşaatı sevdi. Osmanlı’dan beri var olan mahalle kültürü silinmeye başladıkça, bireyler arasındaki saygı ve çevreye duyarsızlık arttıkça kuralsızlık adeta kutsanır hale geldi.
İşinize gitmek için evden aracınızla çıktınız ve sokağa girdiniz. Kazı yapıyorlar, ama yol çalışmasını belirten levha veya işaret konulmamıştır. Geri gitmek zorunda kalırsınız, ama arkanızda dört beş araç daha vardır. Onlarla irtibat kurmak istediğiniz anda birisi kornaya basar, camı açarak bağırır:
---Yürüsene be!
İşaretle anlaşırsınız, tespih gibi dizilen araçlar geriye doğru tören geçişine başlarlar. Köşeyi yeni dönen araç karşısında geri gelen araçları görünce kornaya basar. Buna da “ya sabır” dersiniz.
İş yerinize varmak üzereyken trafik yine kilitlenir; su borusu patlamış veya asfalt çökmüştür. Mesainize yetişmek için çırpınırsınız, içiniz daralır. Oysa randevu verdiğiniz kişi ya da kişiler 30-40 dakika sonra gelirler. Tam işinize başlarsınız elektrik kesintisi veya su kesintisi olur. Telefonlar çalışmaya başlar, yetkili veya sorumlu bir kişiyi bulamazsınız.
Her gün yaşayacağınız bu ve benzeri stresli hayat sizi zihnen meşgul etmekte ve kısa zamanda bir hastalıkla tanışmaya itmektedir. Hele de düzenli beslenemiyor ve uykunuzu da alamıyorsanız, yandınız.
İnanç kültürü
Kuzey Yunanistan’da Kalambaka’yı geziyoruz. Çok yüksek kayalıkların tepesinde keşiş evleri, küçük ibadethane ve mezar odaları, mahzen, eski tip alet edevat odaları var. Hanımlara giyimi kolay olacak şekilde belden lastikli uzun etek veriyorlar ve ibadethane odalarının bu şekilde gezilmesini istiyorlar. Her yerde yazılar ver ve kimseye bir şey sormak ihtiyacını hissetmiyorsunuz. Derin bir sessizlik hâkim.
Beyoğlu’nda St. Antuan Katolik kilisesini görmek ve içini gezmek isteyen vatandaşlarımız bu kadar ışıltılı, renkli, heykel ve haç tablolarıyla donanmış yapıyı gezerken resim çekme ve çektirme yarışına giriyor. Yüksek sesle karşıdan karşıya seslenmeler görevlilerin uyarmalarına neden oluyor. Burası da bir ibadethane ve kendine has kültürü var. Oruçlu insanın yanında bir şey yiyip içmeyen Hristiyan vatandaşlarımız, kendi ibadethanelerine karşı gösterilen bu davranışı umursamazlık kabul eder ve üzülebilirler.
Şehrin disiplini
Bir şehrin disiplini trafik ve temizlik terbiyesiyle ölçülür. Öncelikle iki imparatorluğa başkentlik yapmış farklı uygarlıkların efendisi sayılabilecek İstanbul’u sahiplenmek hepimiz için bir ilke olmalıdır. İstanbul, kültürlerin harmanlandığı, davranış biçimleri ve nezaket kurallarının şekillendiği bir uygarlık beşiğidir. Dipten gelen, asırlarla oluşan bir kültürümüz var, ama bu yapının üstü her zaman kazınıyor.
Çoğumuz günlük hayattaki konuşmalarımızda bu unsurlara yer veriyor, ama hiçbirine uymuyoruz. Yerlere çöp atmak ve temizlik kurallarına uymamak, ücretsiz olan sanatsal faaliyetlere bile katılmamak, 65 yaş üstü olanlar için tiyatroya ve müzelere itibar etmemek, konferansa gitmemek sayabileceğim en basit edimlerdir.
Din anlayışı
Yetimi okutmak veya giydirmek, hastane yaptırmak veya bir hastane odasını donatmak, amansız hastalığa yakalanmış bir insanı belli günlerde hastaneye götürüp getirmek, hastane ziyaretleri yapmak, okullara kırtasiye desteği sağlamak, şehit ailelerini ziyaret etmek, ayda bir defa da olsa evine davet etmek, onların kabirlerini birlikte ziyaret etmek…
Yüce dinimiz, ölülerin hayırla yad edilmesini ister. Ölmüş bir insanın arkasından küfretme, dedikodusunu yapmak inanan bir kişiye yakışmaz. Hepimiz öbür tarafa yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabını vermek üzere gideceğiz. Vefat ettikten sonra geride bıraktıklarımız önemlidir. Bu çizginin dışına çıkarsak basit insan durumuna düşeriz. Hele hele bir din adamının peşin hüküm vermesi, alkol alan bir kişinin cennetten istifade edemeyeceğini söylemesi tam bir saplantıdır. Biraz geniş gönüllü, hoşgörülü, şefkat dolu olsak?
Neden “insan-ı kâmil” olmak için çaba sarf etmiyoruz?