Yaz geldi. Her yıl olduğu üzere bilinen yerlerde yine yangınlar çıkacak veya çıkarılacaktır. Nedense hep de Muğla, Antalya, Marmaris, Bodrum, Fethiye, İzmir, Aliağa, Menderes civarında ortaya çıkar bu yangınlar. Yangınlar söndürülecek, inceleme yapılacak, fail veya failler bulunacak ya da bulunamayacak. Bedduaları, tehditkâr sözleri, yuhlamaları peşpeşe duyacağız.
Yanan ağaçlardan vazgeçtim, yüzlerce kuş yumurtası, sincaplar, kaplumbağalar, tilki yavruları, keklik, dağ keçisi, atılmış köpek ve kediler cayır cayır yanıyor. Bu manzaraya yürek dayanır mı?
Yakalanan kişi ya piknik yapıyordur ya meczubun biridir ya da bir terör örgütü mensubu olarak çıkar karşımıza. Şu kadar yıl ceza istemi ile yargılanacak, ama biz hiçbir zaman onun ne kadar ceza aldığını, içeriye girse bile ne zaman çıkacağını bilmeyeceğiz. Sonra bir de göreceğiz ki, yanan yerlere tatil siteleri, plaj alanları veya oteller yapılmış olacak…
Hatırlarsanız 2007 seçim kampanyalarında Sarkozy, Akdeniz’in Fransa için önemini dile getirmiş, İslam ülkelerine de “Modernlik ve tutuculuk arasında kalan İslam için kilit önemde” demek suretiyle İslam ülkelerine de gönderme yapmak suretiyle Akdeniz Birliği’nden söz etmişti.
Birilerini devamlı olarak kendi görüşleri doğrultusuna çekmek ihtiyacını hisseden Sarkozy, Türkiye’yi NATO’ya almamak, Avrupa ile Afrika arasında köprü olacak bir Akdeniz Birliği kurmak hayaliyle yaşamıştı. Sarkozy’den sonra iktidara gelen Macron da Akdeniz politikasını gündemde tutmaya özen göstermişti.
Macron, NATO’nun dışında Türkiye’yi de içine alacak ortak bir Akdeniz Gücü oluşturulmasını istemişti. Acaba yanlış mı telâffuz etmişti? Ortak Akdeniz İtfaiye Birliği mi demek istemişti?
*** *** ***
Trafikte kural ihlâlleri devam ediyor. İhlâl yapan sürücüler, kendilerini ikaz edenleri ellerinde bıçak, balta, çekiç gibi aletlerle tehdit ediyor veya onlara saldırıyor. Kadın cinayetleri hız kesmiyor. Cadde ortasında dayak yiyen, bıçaklanan, sürüklenen kadınlara pek az kişi müdahale edebiliyor. Bunun bir nedeni “bana ne?” diğer nedeni ise “başım derde girebilir” düşüncesidir. Yetkileri kısıtlı olan polisimiz çoğunlukla ikna yöntemiyle olaya yaklaşmaktadır. Alkollü sürücülerle polisin tartışması ekranlarda uzun süreyle verilmektedir. Buna gerek var mı? Devlet otoritesi neden suçlunun karşısında ezik duruma düşüyor?
*** *** ***
Zam yağmuru devam ediyor. Herkes şikâyetçi, ama iktidar mensuplarında tasarrufa yönelik bir çaba görmüyoruz. Bu her devirde böyle olmuştur. Çeken de vatandaş olmuştur. Sıkıştıkça yurt dışından para temin edilmesi gündeme gelir, bunun bize yansımasının nasıl olacağını kimse açıklamaz. Bir gün gazetelerde bir limanın satıldığını okur, bir tv haberinde vergilerin arttırıldığını duyarız. Mahkemeye düşen kişi avukatından destek alır, ama vatandaş bir ekonomistten destek veya danışmanlık alıp soru soramaz.
*** *** ***
Büyük sorunlar halen çözülmüş olmayıp, herkes ekonomiye odaklanmıştır. Türkiye bu kadar borç yükü altından nasıl kalkacaktır? Verimli topraklarımızda istediğimiz düzeyde tarım yapılamıyor, binlerce büyükbaş hayvan ithal ediyoruz. Denizlerimiz çöplüğe döndü. Balık çeşitlerini bırakın, yakında balık bulamayacağız. Büyük limanlarımızın satışı için belki de yeni görüşmeler yapılıyor.
Ege sorunu, Adalar, Kıbrıs, Mavi Vatan, F35 uçakları ve 1915 Tehciri ve terör gibi sorunlar muhtemelen gelecek yıllara yayılacaktır.
*** *** ***
Siyaset-etik tartışmasının en yoğun yaşandığı yer Eski Yunan’dır. Bu konuya en çok kafa yoranlar ise Platon ve Aristoteles’tir. Filozofların, siyasetçilerin ve toplumbilimcilerin binlerce yıldır tartıştıkları konu demokrasidir. Ülkemiz de demokrasi ile yönetiliyor.
“Başaramayan gider” deniliyor, ama ülkeye büyük zararlar vererek gidenlerden hesap vereni görmedik? Seçimle geliniyor, ama şapkayı alan gidiyor. Böyle bir sistem dünyanın hangi ülkesinde var, merak ediyorum. Acaba demokrasimizde mi sorunumuz var, kendilerini demokrat olarak gören yöneticilerimizde mi sorun var?