SON DAKİKA
reklam
reklam

Dünün Akdeniz ve Ege’si (Bölüm I)

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 19 Aralık 2017, Salı - 10:00   Okunma Sayısı:

Günümüzdeki kaçış ve göçlerin yönü doğudan batıyadır
Zaman değişir, karakterler değişir, âdetler değişir. Değişmeyen sadece değişimin kendisidir. 2016 yılında BM Yüksek Komiserliği Basın Sözcüsü William Spindler tarafından yapılan açıklamada mülteci mezarlığı haline dönüşen Akdeniz ve Ege’de 3.740 kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti. 
Son beş altı yıldan beri bir kaçış haline dönüşen Akdeniz veya Ege’yi geçme isteği, Avrupalı’nın insanî duygularını şahlandıramamış, meseleyi önce kendi sınır güvenlikleri açısından ele almalarına yol açmıştı. İnsanlık doğudan batıya göç ediyordu. Sebepleri arasında savaşlar, din ve mezhep çekişmeleri, dikta yönetimleri, işsizlik ve ekonomik nedeler öncelikli sıralar arasında yer alıyordu.
Bu konuda hem ülkemizdeki yazarlar hem de dünya yazarları çok sayıda makaleler yazmışlar, yönetimleri uyarmaya çalışmışlardı. Bugün doğudan batıya kaçış dün tersine işliyordu. Oysa her ikisinin de ortak paydası hayatta kalabilme mücadelesiydi. 
Bugün Kudüs’te Filistinlilere karşı İsrail askerlerinin işlediği insanlık suçları, dün Hitler ordularının Yahudilere karşı vahşice işlediği yok etme operasyonlarına benzemeye başlamıştır. Bunu kabul etmek mümkün değildir. 
Dünkü kaçış ve göçlerin yönü batıdan doğuya idi
Filistin’deki Yahudi nüfusunun 1922 yılındaki mevcudu 83 bine ulaşmış, Yahudilerin sahip oldukları toprakların yüzölçümü de 60 bin hektardan 155 bin hektara çıkmıştı. Hal böyle olunca Filistin bölgesinde bir Yahudi sorunu ortaya çıkıyor ve beraberinde bir terör sorunu da sürükleyip getiriyordu.
Balfour Bildirgesi ile bölgede Araplarla Yahudiler arasında bir denge kurmaya çalışan İngilizler, Arapların Yahudileri Filistin’de “taraf” olarak kabul etmemeleri üzerine başarılı olamamışlardı. 1920, 1921 ve 1929 yıllarında üç büyük Arap ayaklanması meydana gelmiş, İngiliz Manda Yönetimi, bu ayaklanmaları kanlı sonuçlanan askerî müdahalelerle durdurmaya çalışmıştı. 
1929 Ayaklanmasından sonra çözüm arayışları artmış, 1930 yılında “Passfield Beyaz Kitabı” bu rapor doğrultusunda hazırlanmıştı. Sosyalist görüşlü ekonomist Baron Passfield, Yahudi göçleriyle ortaya çıkan ekonomik ve sosyal problemlerin artacağını görmüştür. Yahudi göçlerinin ve toprak satışının sınırlandırılması gerektiğini raporlarında belirtmiştir. 
“Beyaz Kitap”ın, dünyanın bir çok yerinde Yahudiler tarafından protesto edilmesi üzerine İngiliz Başbakanı McDonald, 13 Şubat 1931 günü 1917 Balfour Deklarasyonu ile ilgili politikayı sürdürdüklerini açıklamak zorunda kalmıştır.
Hitler yönetiminin işbaşına gelmesi
Hitler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle Filistin’e Yahudi göçü yine artış göstermeye başlamış, İngilizler bölgeye tekrar heyet göndermek zorunda kalmışlardı. Almanların 1934 yılında Türkiye’de başlattıkları Yahudi aleyhtarı propaganda şiddetini giderek arttırmaya başlamıştı. Aşırı milliyetçi duygularla doldurulan fanatikler Yahudilere saldırı düzenlemeye itilmişti. 1934 Trakya olayları bunun bir örneğidir.
Bu politika ve propaganda 1937’den itibaren daha geniş boyutlarda ele alınarak Türkiye sınırları dışına çekilmek istenmişti.
Naziler hem Türkiye’de hem de Rusya’da istikrarsızlık yaratmak ve bu ülkelerin Alman işgaline karşı direnişlerini kırmak amacıyla Avrupa’da yaşayan Türkler ve Ermeniler arasında milliyetçilik duygularını kışkırtmaya çalışmışlardır.
Bu çalışmalarda; 
1.    Rusya’nın güney ve Orta Asya topraklarını Türkiye ile birleştirerek Pan-Türk
İmparatorluğu kurmak ülküsüyle Türkler kışkırtılmış,
2.    Alfred Rosenberg’in 1930’larda yaptığı ve Ermenilerin Hint-Avrupa ırkından veya Âri
ırktan olduklarına dair açıklamaları Ermenileri çok onurlandırmıştır. Alman siyasetçileri ve istihbaratçıları, Hitler ordularının Rusya’yı işgal ederek Bakü’ye sarkmalarının “Tarihi Ermenistan”ı kurtarmak için fırsat teşkil edeceği, Türkler ve Yahudilerin bu başarıyı engellemek isteyecekleri kandırmacasıyla Ermenileri kışkırtmışlar ve Yahudilere de düşman etmişlerdir. 
İngiliz hükümetinin planları
1937 yılında İngiliz hükümetine sunulan raporda “Yahudilerle Arapların aynı devlet içinde yer almasının mümkün olmayacağı, Filistin topraklarının Arap, Yahudi ve Kudüs’ün İngiliz mandasında bulunan uluslararası bölümü olmak üzere üçe ayrılması gerektiği” belirtiliyordu. 
Araplar Filistin topraklarında bir Yahudi devletine karşı olduklarını belirtince Yahudiler de bu raporu kabul etmediler. Dünya Siyonist Teşkilâtı’nın 20’nci kongresinde ise Filistin’in tamamının Yahudilere ait olduğu belirtiliyordu.
İngiltere, “Filistin’de Araplar ve Yahudiler bir arada yaşamak zorunda olmasını dayatıyor ve bununla ilgili esasları belirlemek üzere Londra’da bir konferans düzenlenmesinde israr ediyordu.      (Devam edecek)

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam