SON DAKİKA
reklam
reklam

Pontus olayları -II

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 3 Haziran 2025, Salı - 10:46   Okunma Sayısı:

 

Pontus teşkilatı

Yunanistan’ın ve Rum Patrikhanesi’nin faaliyetlerinin yanında, Osmanlı ülkesinde yaşayan Rum azınlığın ticaret sayesinde iyice zenginleşmesi, buna bağlı olarak artan refahın siyasi bilinçlen me getirmesi Anadolu’da Pontusçu propagandanın karşılık bulacağı bir toplumsal zemin yaratmıştır (Yerasimos, s. 35).

Kısa süre içerisinde Yunanistan’ın desteği ve yönlendirmesi ile Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar olan bölgede ve bunun biraz güneyinde eski Yunanlılığın canlandırılması için çalışan bir teşkilat ortaya çıkmıştır.

    Pontus Cemiyeti ilk kapsamlı propaganda bildirisini 1910 yılında yayınlamış ardından bildiride belirtildiği üzere Batum’dan İnebolu‘ya kadar olan tüm Karadeniz coğrafyasında teşkilatlanma işine girişilmiştir (Tansel, 1991, s. 91). Pontus Cemiyeti’nin amacı Trabzon, Ordu, Samsun, Giresun sahil vilayetleri ile Kastamonu, Gümüşhane, Erzincan ve Sivas vilayetlerinin bir kısmını içine alan bölgede, daha sonra Yunanistan ile birleşecek bir Pontus Devleti kurmaktır.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında olgunlaşarak hem siyasi hem de çete faaliyetleri yönünden belirginlik kazanan Pontusçuluk silahlı bir isyana dönüşmüştür. Ankara’da kurulan Meclis Hükümeti, 1920 yılı başlarından itibaren bir yandan Millî Mücadeleyi sürdürürken diğer yandan Pontus Sorunu ile uğraşmak ve ciddi tedbirler almak zorunda kalmıştır.   “Büyük Yunan-Bizans İmparatorluğu” fikri Osmanlı Rumlarının Pontusçu faaliyetlerinin çerçevesini çizmiştir (Yılmaz, 2010, s. 59).

    1920'li yıllarda bağımsız Pontus Rum devleti için, Rusya ve Birleşik Devletleri etkin biçimde lobicilik faaliyetlerine girişmişlerdir. 1921 yılında Koleje yapılan baskın sonucu ele geçirilen belgelerden Pontus teşkilatının merkezinin burası olduğu anlaşılmıştır. Millî Mücadele sonrasında Pontus Sorunu, Lozan Konferansı’nda tartışılmış ve alınan kararlar gereği Türk ve Rum ahalinin mübadele edilmesi ile çözüme kavuşturulmuştur. (Bazı bölümler Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Haziran 2014, 15(1), 195-219. Pontus Sorunu: Tarihi Seyri ve Çözüm Çalışmaları Mustafa Yahya METİNTAŞ, Mehmet KAYIRAN çalışmasından alınmıştır.)

 

Madem tarih

Yunan liderler bir asır öncesindeki bir olayı dile getirerek Yunan insanının hayat ve haklarını kaybettiklerini anlatmaya çalışmışlar. Peki, güzel de, konu insan haklarıysa Yunan Antik Makedonya Kralı Aleksandros veya yaygın adıyla Büyük İskender (MÖ 336–323)’in peşine taktığı çekirge sürüsü gibi ordusuyla Adriyatik’ten İngus Nehri’ne kadar yaptığı seferleri, katlettiği binlerce insanı hatırlayalım. Ne işi vardı Balkan ve Anadolu topraklarında? Ne aramıştı Hindistan’da? Bu insanların haklarını bugün kim arayacak? Onları savunacak eski krallıklardan biri de yok ne yazık ki?

Zamanımıza doğru gelirsek Mithridatis Savaşlarını (M.Ö 88-M.Ö 63) hatırlayalım: Pontus Krallığı’nın Ermeni Krallığı’ndan destek de alarak Roma gücüne karşı verdiği üç büyük savaş ne için yapılmış, Karadeniz insanı neden bu üç büyük savaşta hayatlarını kaybetmek zorunda bırakılmıştır?

Bizans’ın sınır devleti olarak gördüğü Pontus’u desteklemesi ve Ermeni Krallığı’na karşı tampon oluşturması, Anadolu’ya giren Selçuklularla yüz yılı aşkın bir süreyle Pontus-Selçuklu çatışmaları yine bu toprakların insanlarının canına mal olmuştur.

Daha yakın tarihe gelelim: 1919 yılında Ege sahillerine çıkan Yunan birliklerinin yaptıkları katliamı da hatırlatalım mı? İngiltere, Fransa ve İtalya’nın menfaatleri doğrultusunda Ege kıyılarımıza çıktınız. Ne işiniz vardı Batı Anadolu’da? Niye köylerimiz yakıp yıktınız, niye insanlarımızı öldürdünüz? Aynı şekilde Trabzon bölgesindeki Rum Pontusçular da oradaki insanlarımızı katlettiler? Bu olayların hesabını sormaya kalkarsak ne olacak?

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın ilgili maddesi aşağıdadır ve konu kapatılmıştır.

Madde 59 — Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu göz önünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü istemlerinden kesinlikle vazgeçer.

 

Sonuç

Bir de konuya yanlış yerden baktığınızı hatırlatalım: Soykırım suçunun kimlere karşı hangi tarihte ve ne amaçla yapıldığı bellidir. Soykırım 1946 yılında kabul edilmiş 1948 yılında son şeklini alarak suç olduğu kabul edilmiştir. Bu tarihten önce cereyan eden olaylar bu tanımın dışındır.

Dolayısıyla Yunan siyaset erbabının habbeyi kubbe yapmasına gerek yoktur. Evrensel hukuk kuralları geçerlidir. Pişirip pişirip temcit pilavı gibi konuları ortaya koymak kimseye yarar sağlayamaz.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam