Bazen insan, en büyük hayal kırıklığını bir cevapta değil,
cevapsızlıkta yaşar.
Düşünsene… Birine inandın, bir söze, bir gülüşe, belki de sadece
bir merhaba ya… Peki o inanç ne zaman kırıldı, hatırlıyor musun?
Belki de en acı olan budur: Kırıldığın anı tam olarak
hatırlayamamak. Çünkü hayal kırıklığı, ani bir çöküş değil, yavaş
yavaş sızan bir yalnızlıktır. Önce bir suskunluk girer araya, sonra
bir mesaj eksilir, sonra bir ziyaret iptal edilir… Ve bir sabah
uyanırsın, eskisi kadar beklemediğini fark edersin. Ama sormazsın
kendine, Neden artık beklemiyorum? diye. Çünkü cevabı
biliyorsundur. Ama söyleyemezsin.
Sana da oldu mu hiç? Birinin seni asla bırakmam; dediği yerde, en
çok onun yokluğuna alışmak zorunda kaldın mı?
Hayat, insana en çok beklediklerinden öğreniyor. Beklenen bir özür,
gelmeyen bir açıklama, tutulmamış bir söz… Ve her biri, küçük
küçük taşlar gibi birikir kalbinde.
En sonunda içini taşıyamayacağın kadar ağır bir sessizlik kaplar.
Ama yine de dışarıdan gülersin. Çünkü acının en kurnaz hali,
neşeyle maskelenmiş olandır.
Bazen düşünürsün: Ben mi fazla inandım?
Ama asıl soru belki de şudur: İnsan, umut etmeyi ne zaman
bırakmalı?