Geride bıraktığımız hafta BM’de yapılan Kudüs oylaması, Kudüs’ü İsrail’in başkenti sayan A.B.D Başkanı Donald Trump yönetimime, dünyanın pek çok ve görüş ve anlayış olarak da birbirleriyle ters olan ülkelerin aslında , bir yerde de “Biz sizin gibi düşünmüyoruz. ” yanıtı oldu. Bakın, dünyayı uzun süre sömürenlerle, sömürülenler aynı görüş etrafında birleşebildiler. Bu durum ne kadar sürer, devletler de kendi tavırlarını ne kadar sürdürürler, uzun bir süreç içinde görmüş olacağız.
Ancak ben o akşam iki kimsenin mezarlarında rahat uyuduklarını tahmin ediyorum. Birincisi bağımsız bir Filistin için ömrünü adayan, savaşın toplumlar arasındaki yıkımına şahit olmuş, bu yüzden de samimi bir barış için gerçekten caba sarf eden,ne yazık ki karşılığını pek bulamamış ülkenin efsanevi lideri Yasir yada ülkemizdeki adıyla Yaser Arafat, ikincisi de insan hakları kavramını kendi içinde içselleştirmiş ve A.B.D’den Filistin’e kadar gelerek bütün hayatını insanlığa adayan değerli aktivist Rachel Corrie. Her ikisini de saygıyla anıyorum. Ruhları şad olsun.
Size bugün bu konuyla ilgili ilk okul yıllarımda, televizyonda izlediğim ve beni de epey etkilemiş olan, sonraları lise yıllarında sınıfa izlettiğim bir filmi tekrardan hatırlatmak gereği duyuyorum. Bu film İsrail-Filistin arasında yaşananları insani boyutla ele aldığı için eleştirmenlerce de çok başarılı olarak kabul edilmiş bir yapım aynı zamanda. 1995 yapımı olan Filistin’e Veda’yı sizlere hatırlatmak istiyorum. İran’la Suriye ortak yapımı olan bu dikkat çekici film, 1948’in Hayfa’sında kendini halka adamış bir doktorun Dr.Said’in , eşi ve küçük çocuklarının , bir gün tren istasyonunda bir bombalama eylemine şahit olmalarını ve bu eylemi gerçekleştirenin, Said'in çocukluk arkadaşı olmasının (Şimon) öyküsünü ele alıyor.
(Devamı yarın)