İnsan ve ağaçların ortak noktaları vardır. Ağaçlar değişir, bazen meyve verir, bazen yaprak döker. İnsanlar da öyle. Ağaçlar canlı, mistik, muhteşem ve derindir. İnsanlar da öyle…
Bir çocuk ağaç dalındaki salıncakta sallanırken pek çok şey hisseder. İnsanlar yüzyıllardır ağaçların gölgesinde düğün yaptı, ağaç altında karnını doyurdu, yas tuttu, dilek diledi, şarkı söyledi, dua etti, sır paylaştı... Çünkü ağaç sadece doğaya değil, ruhsal alana da taşar.
Ağaçların insanlar üzerindeki olumlu etkilerini ele alan pek çok araştırma sonucu bulunmaktadır.
Son yıllarda psikoloji ve psikiyatri araştırmaları bize şunu söylüyor: doğa, özellikle de ağaçların arasında bulunmak, psikolojik sağlık için adeta bir ilaç gibi. Japonya’da adına “shinrin-yoku”, yani “orman banyosu” denilen ormanda zaman geçirme eylemi, bütün dünyada her geçen gün daha da popüler olmaktadır. İnsan ormanda yürürken sadece oksijen çekmiyor ciğerlerine; aynı zamanda stres hormonu kortizol düşüyor, kalp atışı sakinleşiyor, zihindeki o yorucu uğultu hafifliyor. Hatta bazı araştırmalar, ağaçların yaydığı doğal kokuların (phytoncides denilen uçucu maddeler) insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini bile gösteriyor.
Özellikle depresyon ve kaygı yaşayan kişilerde bahçecilik terapisinin bilimsel çalışmalarda olumlu sonuçlar verdiği saptanmıştır.
Peki ağaca sarılmak, ağaca anlatmak? Bu konuda elimizde laboratuvar kanıtları yok belki ama ritüelin kendisi çok şey söylüyor. Birine sarıldığında hissettiğin o güven duygusunun benzerini ağaçla da yaşayabilmek terapi seanslarında yer almıştır. Ağaca içini dökerken aslında kendisiyle konuşur insan ve düşüncelerini düzenler. O yüzden hiç de saçma değil; özellikle kırgın, yasta ve üzgün insanlar, ağaçlara sarılınca rahatladığını ifade ediyor.
Ağaçları dinleyerek ve izleyerek kahve içmeyi gelecek nesiller de hak ediyor. Ağaçlara dokunmak, ağaçları izlemek, ağaçlarla konuşmak, ağaca saygı duymak, ağaçla yaş almak ve elbette ki ağaç dikmek yaşamın akışında yer alan zenginliktir.