İç Siyaset
İç siyaset mi, hiç girmek istemem; zira lekelidir. İktidar ve muhalefet birbiriyle’ sürtüşmeli, vatandaş ve esnaf birbiriyle davalı, öğretmen-veli, işçi-patron… hepsi didişmeli. Toplumun her kesimi bir diğerinden fay kırıklarıyla ayrılmış, fertler küskün, birbirlerine dargın… Türkiye, bu kayıp yıllarını çok arayacaktır.
İsraf ve lüks içinde bir yaşamın sürdürülmek istenmesi, eğitim sisteminin yerine oturtulamamış olması, devletin yargısıyla, maliyesiyle çalkantılı bir halde yönetilmesi gibi temel konular Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarıyla oynanmasına yol açmıştır.
Toplumun hali
Kraldan çok kralcılar, bir gecede türemiş zenginler, diplomalı yobaz ve Cumhuriyet düşmanları, din tacirleri hep kısa bir süre içinde ortaya çıkmış ve otorite olmaya kalkışmıştır. Kadın cinayetleri, her türlü gasp ve hırsızlık, dolandırıcılık suçları sürekli olarak yeni failler üretmiştir.
Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz
Son olay ise, çeşitli adlarla ortaya çıkan çeteler ve hainler -yani bebek ölümlerinin failleri- hepimizi üzdüğü ve hayrete düşürdüğü gibi bizleri dünyaya da rezil etmiştir. Herkes hastane sahibi olmuş, küpünü bu yolla doldurmaya niyet etmiştir. Ancak unutulmasın ki, Antik dönemden beri gelen söz, “Çömlekçi çömlekçinin düşmanıdır”. Bu şekildeki kazanç üzerinde göz vardır, herkes birbirinin ipliğini pazara çıkarmaya bakar.
Siyasi davalardan yüzlerce insan yargılanmış ve halen yargılanmaktadır... Aylarca yıllarca süren hapis hayatları süresince bu insanların sağlıkları bozulmakta, intihar edenler, hastalık sahibi olanlar ve hayatını yitirenler olmaktadır, olmuştur.
Kaosa giden yol
“İçeride istikrar ve düzen sağlanamadan dışarıda barışın yakalanamayacağı” kuralının uluslararası ilişkilerde her zaman yeri vardır. Kural işlemediği takdirde ülkeye yabancı sermayenin gelmeyeceğini, yabancı kaynaklı yatırımların ülkeden çekileceğini, terörün artacağını, küresel platformlarda pek söz sahibi olunamayacağını söylemeye gerek var mı?
Gerek devlet sektöründe gerekse özel sektörde çeşitli görevlere getirilen ya da atanan kişilere değer verilmesine rağmen içlerinde bazılarının gözlerini para hırsı bürüyebilmekte, sonuçta kamu zararı doğmaktadır.
Uluslararası alanda bir devletin itibarı, yapabileceklerini söylemesi, söylediklerini de yapmasıyla orantılı olarak artar veya azalır. Zamanın değişmesini şahsi çıkarları için fırsata dönüştürme olarak algılayanlara yazıklar olsun.
Birlik’e hizmet eden kafalar (!)
Gencecik fidanlarımız, Cumhuriyet’in devamı, yurdun bütünlüğü ve milletin bekası için hayatlarını seve seve feda ederken Atatürk’e sövmeyi ibadet kabul eden küçük dev adamlar (!), hâlâ Kurtuluş Savaşı’nı ve Millî Mücadele kadrosunu küçümseyebiliyor, devrimleri inkâr edebiliyor. Anayasa ve laiklik tartışmaları çakmak taşı gibi arada bir çakıyor, çakmak taşı suya düşünce konu kapanıyor.
Bu politikacılardan bazılarının veya bir kısmının resmi davetlerde yer alıyor olması çok üzücüdür. Etnik ayrıcalık peşinde koşan ve ülkemizi kan gölüne çeviren zihniyete yakın duran kesimler de ilk saydığım grupla adeta yarışıyorlar. Onlar böyle davrandıkça en alttaki bağnazlar hınçlarını heykellerden çıkarıyor, millî marştan ve okullardan çıkarıyor.
Her iki fikir ve eylem irtica ve bölücülüğe davetiye çıkarmaktadır. Dışarıyla ilişkilerin düzeltilmesi sağlanmaya çalışılırken eylemlere zemin hazırlanmaması birlik ve bütünlüğümüz açısından uygun olacaktır.
Kleopatra
Kleopatra yedi dil biliyormuş. Bizans’ın imparator eşlerinin ve saray kadınlarının çok eğitimli oldukları belli… Diplomasi dili kadınlarla oluşmuş ve gelişmiştir. Tarihteki uygulamalar, birbirini takip ederek ve gelişerek günümüze kadar geldiğine göre Anadolu topraklarında hükümran olan Bizans’ın kadınları, diplomasi dilini kendisinden önceki ve kendi zamanındaki Anadolu medeniyetlerinden almış olmalıdırlar.
Bizde bırakın yedi dili, kafasını gözünü yara yara bir dil konuşanı ya da Türkçeyi doğru dürüst konuşamayanı yurt dışına göreve gönderirler. Buna resmi göç diyebiliriz. Doktorlarımız, mühendislerimiz, edindikleri tecrübeleriyle yurt dışına gitmektedir. Bunlara da “Beyin Göçü” diyebiliriz.
Hadi bir de espri yapalım:
Kadının dırdırına, triplerine, taleplerine, mızmızlığına dayanamayan adamın başka bir kadının peşine takılıp gitmesine “Bey’in göçü” denir.