“Hançer-i aşkınla
ey yar, sinem üzre vurma hiç”
İnsanoğlu, var oluşundan itibaren kendini korumak içgüdüsüyle taşları sivrilterek ya da keskinleştirerek balta haline getirmiştir. Çeşitli boy ve şekillerdeki ağaç dallarını değnek olarak kullanmış, sonraki dönemlerde bu ilkel korunma araçlarını kargıya, ok ve yaya dönüştürmüştür. Kemik bıçaklar ve metalden mamul kesiciler gibi zengin teçhizatı ise daha sonraları kullanmaya başlamıştır.
Ateşsiz silahlar sınıfına giren bu metalden mamul kesici, yaralayıcı ve öldürücülerin arasında kamayı, meç ve hançeri sayabiliriz. İddialı görünüşlerinin yanı sıra sanatsal ve estetik boyutu olan bu nesneler, bazen kendilerini insanlara övdürmüş, bazen “sen de mi Brutus?” dedirtecek kadar öfkelendirmiştir.
Kurtuluş Savaşı yıllarının ilk Büyük Millet Meclisi’nde “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini” dizelerini söyleyenler, vahim bir durumu anlatmak ve yurttaşları Milli Mücadele fikri etrafında toplamak istemişlerdir.
Anadolu’daki bir çok müzede Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler dönemine ait kama ve hançer örnekleri teşhir edilmektedir. Bu objeler, kendi dönemlerinin süs anlayışını yansıtmaları bakımından çok önemlidir. Kama ve hançerler, Osmanlı ordusunda kapıkulu süvarilerinin silahları arasında bulunur ve bunlar binicilik eğitiminde kullanılırlardı.
İstanbul’daki Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan ve üzerinde Yavuz Sultan Selim’e ait olduğu belirtilen, üzeri necef taşlarla bezeli hançer, tarihin derinliklerinden gelen asaletiyle sanki hemcinslerine tepeden bakıyormuş gibi bir his vermektedir.
Avrupa ülkelerinin kendi karanlık çağlarında ve demokrasi öncesi dönemlerinde kullandıkları, vahşetin her türüne taş çıkartacak nitelikteki kesici ve yaralayıcı nice alet, bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmektedir. Anadolu’da imal edilen bıçak, kama ve hançerlerin asıl işlevlerinin ikinci plana itildiği ve bu silahlarda estetik kıvrımlara ağırlık verildiği görülmektedir. Osmanlı idaresinde yöneticilerin taşıdığı kama ve hançerlerin devlet gücünün bir simgesi olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Galata çavuşlarının kıyafetleri buna güzel bir örnektir.
Halkın çeşitli kesimlerinden insanların bellerine sardıkları renkli ve pamuklu kuşakların içinde kınlı bölümü kuşak içinde, süslü kabzesi dışarıda kalacak şekilde taşıdıkları kama, meç ve hançerler, aynı zamanda alımlılık ve zenginlikte bir ölçü olarak kabul edilmiştir. Makedonya arazisinin çeteleri, Ege’nin efeleri, İstanbul’un külhanbeyleri, Kafkas yöresi ve Karadeniz’in yiğit uşakları, bu şirin (!) canavarları birer yiğitlik nişanesi olarak taşımışlardır.
Alımlı, sanat değeri yüksek ve antika özelliği olan bu ateşsiz silahlar, musikide, halk oyunlarında, edebiyat alanında, şiirde, bilmece ve öykü dalında yer bulabildiği gibi kahve falında da isimlerinden söz ettirmeyi başarabilmişlerdir.
Geleneksel kostümler içinde tören ve gösterilerde kuşanılan bu zarif ama o ölçüde tehlikeli objeler, günümüzde hatıra eşya olarak evlerde saklanmaktadır. Eski dönemlerde yapılanların bir kısmının üzerinde yapım tarihinin kazınmış olduğunu görebiliriz. Dedemin babasından kalan bir bağ bıçağının ve hançerin kabzelerinde 28 Şaban 1304 tarihi yazılıdır. Bağa sap üzerine renkli taşlar dizilmiş olup çizgili motiflerle süslenmiştir. Aynı tarih ve özellikleri taşımaları nedeniyle aynı yörenin ustasının elinden çıkmış olmaları ihtimali yüksektir.
Meçin tarihi ise, ağabeyleri olan kama ve hançerlerinki kadar eski değildir. Alman deniz subaylarının kıyafetlerinin bir parçası olan meç, 20’nci yy. başlarında Osmanlı deniz subay kıyafetlerinin aksesuarı olmuştur. Daha sonraki yıllarda ise subayların kılıç taşımalarına karşılık harp okulu öğrencilerinin meç taşımaları konusunda düzenlemeler yapılmıştır.
Kama ve hançere göre meç, daha uzun ve kılıcımsı görünüme sahiptir. Sipersiz kabzesini kaplayan beyaz sedefin üzeri oyuntulu olup üzerinde helezoni şekilde dönerek kabzeyi saran bir yaldızlı tel bulunur. Kabzenin başında bir küçük topuz vardır. Kını, pirinçten mamuldür. Meçin kesici tarafının her iki yüzeyinde gösterişli bir arma ve işlemeli motifler vardır.
Kara Harp Okulu’ndan mezun oluşumuzda bizlere verilen meç ile TSK’da görev yaptığım yıllarda hediye edilen bir kamanın benim için değeri çok büyüktür. Evimizdeki sevimli (!) nadide aksesuarlar olarak yerlerini almışlardır.