Çocukluk dönemim
Paşabahçe’de oturuyorduk. Şimdiki Beykoz Devlet hastanesinin hemen yanında acil servisin olduğu yerde konak şeklinde ahşap bir evin alt katlarından birinde kiracıydık. İlkokula gidiyordum. Kız kardeşimle birlikte dar gelirli bir ailenin çocuklarıydık.
Hastane yapılacağı nedeniyle bizim ahşap yapının yanında bulunan ahşap binalar istimlâk edilmiş, evler boşaltılmıştı. Diğer çocuklar gibi ben de tarihi değeri olan bu eski ahşap evlerin metruk halinden istifade ederek tahtalarını söküyor, eve götürüp yakıyorduk.
Sonradan öğrendim, kültürümüzün tahtalarını söktüğümüzü ve geçmişi tahrip ettiğimizi…
Hastanenin hizmete açılış töreni
1962 yılında Paşabahçe’de hastane hizmete açılacak, zamanın hükümetinde Başbakan olan Süleyman Demirel açılışa gelecekti. Hafif yüksekçe bir yer vardı. Bütün çocuklar, sabah erkenden orada toplanmış, iki buçuk saat kadar beklemiştik. Her taraf bayraklarla donanmış, yüksek yerlere “Hoş geldin Başbakanımız” yazılı pankartlar asılmıştı.
Paşabahçe Tekel İçki ve İspirto Fabrikasının arkasından dolaşan yol bulunduğumuz yerden görünüyordu. Nihayet siyah araçlardan oluşan uzun konvoy görünmüştü. Korna seslerine çalınan davulların sesleri karışmaya başlamıştı. Kurban edilecek koyunlar huzursuzlaşmıştı. Ben çocuk olduğum için ilk defa böyle bir şey görüyordum. Elleri bıçaklı kasapların görüntüsünden korkmuştum.
Polisler önde olduğu halde konvoy, bulunduğumuz yerin hemen yanına gelmişti. Yaşa, var ol sesleri alkışlarla kesiliyordu. Aracından yavaş yavaş inen Başbakan’ın her yanı kalabalık ile kuşatılmıştı. Polisler yol açmakta zorlanıyorlardı. Herkese selam veren Başbakan, bizim tarafa da dönmüş, el sallamaya başlamıştı. Biz çocuklar da alkışlamıştık…
Konuşmalar, bizler için işin en sıkıcı tarafıydı. Sonunda kurdelâlar kesilirken kurbanlıklar da birbiri ardınca kesiliyordu. Davullar çalmaya başlamıştı. Halk Başbakan’a ulaşmak istedikçe polisler onları itekliyordu…
Başbakan’ın hastane bölgesinden ayrılışı
Hastane gezilirken biz yine yalnız kalmış ve sıkılmıştık. İçeriden dışarıya doğru bir hareketlenme olunca biz küçük seyirciler yine yerlerimizi almıştık. Başbakan görünmüştü. Kendisine çiçek verenleri, mektup verenleri görüyorduk...
Hastanenin önü bir insan sel’iydi. Artık bulunduğumuz yere de insanlar çıkmaya başlamıştı. Onlar önümüze geçince göremez olmuştuk. Tam bu sırada annemin sesini duydum. Evden sandalye getirmiş, beni üzerine çıkararak seyretmemi sağlamıştı.
Araçlar hareket edince ağlayanları görmüştüm. Paşabahçe işçi muhitiydi. Bu yoksul insanlar hastanenin hizmete açılmasıyla mutlu olmuşlardı. Başbakana şükranlarını ifade ediyorlardı. Başbakan’ın aracının önünde ve arkasında polisler yine yerlerini almışlardı. Başbakan aracına binerken yine bize de el sallamıştı. Yakın ve yüksekte olmanın avantajıyla her şeyi net görebiliyorduk. Biz de açılış sırasında dağıtılan ellerimizdeki balonları sallamıştık. Akşam da evde hane halkına gördüklerimizi anlatmıştık.
Sigara toplayıp içen yaşlı adam
O, mahallemizin yerden izmarit toplayıp içen, kendi kendine konuşan ve benim evlerinin önünden her geçtiğimde selamlaştığım bir fenomendi. Uzuna yakın boylu, sakalları yüzünü kaplamış elleri titreyen ve dişlerinin bir kısmı dökülmüş bu kişiyle uzaktan selamlaşırdım. Sigara içene karşı çok mesafeliydim. Hele yerden toplayıp da sigara artıklarını içiyorsa hiç hoş görmek istemem. Çocuk değildi ki nasihat edeyim.
Tanışma ve konuşma
Bir gün selamlaştıktan sonra yanına gittim. Kaldırım taşına oturmuş, elinde yine sigara artığı ve ateş arıyordu. Hatırını sordum. Bir anda çok mutlu oldu. Ben de çöktüm yanına. Onunla aynı frekansa girdim. Yaşı ve sağlığı hakkında bilgi almaya başladım. Çok samimi cevaplar veriyordu. Ailesinde çok kültürlü insanlar olmasına ve bir kısmının Londra’da bulunmasına rağmen kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini hatta arayıp sormadıklarını anlatmaya başladı.
İlkokulun üçüncü sınıfından ayrılmış, Babası vefat edince annesinin bakımına kalmış. Annesinin dertli yaşadığını, kendisinin de ona pek faydası olmadığını söyledi. 73 yaşın pek de ileri yaş olmadığını söylememe rağmen artık Maltepe sahiline gidip evine dönemediğini söyledi. Bu hayattan pek memnun olmasa da çukura girene kadar katlanması gerektiğini anlattı.
Sohbet devam ediyor
Onu sabırla dinliyordum. Sohbetin bundan sonrası daha da anlamlıydı: “Allah insana bazı şeyleri verir, bazı şeyleri bahşetmez. Buna kader denebilir. Doğada insanlar için nimetler vardır. Yerine göre istifade edilir. Örneğin; deniz kenarında susama ihtiyacınız olsa evet, denizde su var ama deniz suyunu su diye içemezsiniz. İnsanlar vardır, varlıklıdır. Muhtaç olan onun eline bakar; ama o anlamaz. Çıkarıp eline üç kuruş vermez. En güzeli Allah’tan istemek…”
Bir ara düşündüm: Yav bu adam acaba bana mı dokunduruyor, mesaj bana mı? diye… Konuya girişi ne kadar yumuşak değil mi?
Meslek konuşmaları vardır
Bu konuşmadan sonra aklıma internette geçen meslek anlatımları gelmiş ve bunu kendime uyarlamaya çalışmıştım:
--- Yahu sen inşaat mühendisiydin di’ mi?
--- Evet?
--- Baksana bu bina yıkılır mı?
--- Ne bileyim ben, bir sürü testi var bu işin. Öyle karpuza vurur gibi anlaşılmaz ki bu işler!
--- Ne biçim mühendissin lan sen?
Ve hemen kendime yakıştırdım. Sen insanlarla bu kadar hemhal oluyorsun, anlamadın mı oğlum?