Tarihsel olarak, insanlar her zaman bir şeylere bağlı yaşadı.
Geçmişte bu bağ, toprağa ya da belirli bir efendiye olan zorunlu hizmet iken; bugün zincirler gözle görülür değil, ancak etkileri çok daha derin.
Modern çağda, bizi esir alan şey, en değerli varlığımız; zamanımız ve dikkatimiz.
Günün büyük bir bölümünü, yalnızca geçimimizi sağlamak için harcadığımız saatler kaplıyor.
Bu, tarih boyunca süregelen bir zorunluluktur.
Eskiden iş bittiğinde, zaman tekrar bize ait olurdu.
Şimdi ise işten çıksak bile, cebimizdeki parlak cihazlar aracılığıyla, sürekli olarak işimize, haber akışına veya sosyal mecraların bitmek bilmeyen bildirimlerine bağlıyız.
Bu dijital ağlar, görünmez bir şekilde, boş zamanımızın her bir kırıntısını avlıyor.
Oturup dinlenmek yerine, elimiz otomatik olarak telefona gidiyor.
Bir anlık sessizlik veya düşünme anı yakalamak yerine, beynimizi sürekli yeni içeriklerle meşgul ediyoruz.
Bu durum, bize ait olması gereken düşünme, hayal kurma ve dinlenme zamanını çalıyor.
Bu sürekli uyarılma hali, bizi yoruyor ve en önemlisi, bizi harekete geçmekten alıkoyuyor.
Gündelik sorunlarımızı veya toplumsal meseleleri derinlemesine düşünmek yerine, dikkatimizi anlık eğlencelere kaydırıyoruz.
Sanki büyük bir sitem, bize "Ne kadar az düşünürsen, o kadar iyi" diye fısıldıyor.
Böylece, sistemin dışına çıkıp hayatımızı sorgulama potansiyelimiz bile eriyor.
Farkında olmadan, zamanının efendisi olması gereken birey, kendini sürekli meşgul eden ve dikkatini dağıtan bir dijital akışın hizmetkârına dönüşüyor.
Oysa gerçek özgürlük, kendi zamanına sahip olmakla başlar.
Bize sunulan dijital rehaveti reddedip, cihazları kapattığımızda, o çalınan zamanı geri kazanırız.
Belki de modern çağın en büyük devrimci eylemi, telefonun bildirimlerini kapatıp, kendimizle ve gerçeklerle baş başa kalmaya cesaret etmektir.
Çünkü kontrol altına almamız gereken ilk şey, sürekli başkalarına kaptırdığımız zamanımızdır.