Zamanımızın İstanbul’u
Gece kapalı mekânda gündüz açık mekânda, bazen denizde bazen çeşme başında görürüz insanları. Sahil yolunda birbirlerine fısıldaşan sevgililer, üstü açık arabayla hava atmaya çalışan yeni yerden bitmeler, topuklu ayakkabı kültüründen uzak gece kulüplerinin müdavim kadınları, sanatçılarla röportaj yapma isteğiyle saatlerce onları bekleyen ve horlanan muhabirler…
Oltasının bütün iğnelerinde yakaladığı istavritleri çıkartmadan dikkat çekmek amacıyla dakikalarca balık gösterisi yapan alıklar, turistin ayakkabısını boyayıp 10 dolar isteyen ve şikâyet edileceğini anlayınca “yanlış anlaşıldığını 10 TL istediğini” söyleyen boyacı bozmaları, kazıkçı şoför kazıntıları, İstiklâl Caddesi’nde boğmaca olmuş sigara toplayıcıları, küfürlü konuşmayı yeni öğrenmiş kızlar…
İstanbul ticaretinde halen yeri olan hamallar, köy otobüsü haline gelmiş belediye otobüsleri, destursuz tiplerin kanepe ve koltuklarında upuzun uzandığı vapurlar, son anda yetişen insanların kapılarında sıkıştığı trenler, çağın gerisinden gelen asaleti sayesinde itibar gören Karaköy-Şişhane tüneli, saltanat yıllarındaki gibi hava atsa da sadece balık yemek isteyenleri ağırlayan balıkçı tekneleri…
Dünün İstanbul’u
Bu konulara ait resimleri albümlerde, kartpostallarda, eski tarihli gazete sütunlarında görebilsek de öykülerini dilden dile gönülden gönüle anlatarak günümüzde yaşatıyoruz. Hele de eski bir gramofondaki kırık plağın çaldığı dönemin ünlü sesleri mest eder çoğumuzu.
Bol paça pantolon, kruvaze ceket, taşa tutulmak suretiyle eskimiş görüntüsü verilen ABD patentli blucin sahipleri, t-shirtini pantolon içine sokarak giyen, kısa kravat bağlayan, uzun favori bırakan, parka ve postala özenti duyan gençler, ideolojik aidiyetini bunlarda ve sakal biçimlerinde gösteren fanatikler, bugün büyük şehirlerde pek görülmese de direksiyona yan oturup Arabesk parçaları dinleyen hayalperest dertliler…
Büyük kentlerimizde park, kır ve çalılık alan kalmadığı için kuş ve güvercin satıcıları görülmemektedir. Kafes içinde saatlerce güneşin altında ölümü bekleyen 17-18 yaşlarındaki cahil çocukların kurbanı olan hayvanlar...
Sırtına aldığı sırığın iki tarafına taktığı yoğurt tablalarından satış yapan Mustafa Amca… Ben çocukken 40’lı yaşlardaydı. Şimdi rahmete ermiştir, rahmetler olsun! Akşam geçiş saatleri belliydi. Annem tabağı verir, yoğurt alırdım Mustafa Amca’dan… Bazı akşamlar da kaymaklı yerinden vermesini isterdim. Ekmek parası için yirmişer kiloluk iki tablayla akşama kadar yol yürüyen Mustafa Amca çocukları hiç kırmazdı.
Otomobilin motorunu çalıştırmak için çevirme kolu vardı. Ev sahibimiz, her sabah arabasının başına geçer, çevirme kolunu çevirerek motoru çalıştırırdı. Soğuk kış sabahlarında bu çevirme işlemi yedi sekiz bazen on kez tekrarlanırdı.
Özlemlerim
Paşabahçe yazlık sinemasının karşısında 12 kiracısı olan ahşap ama virane bir yapıda çok çocuklu ailelerle birlikte biz de kiracıydık. Biz çocuklar akşam saatlerinde bu binanın önündeki toprak sete çıkar, sinemaya girenleri seyrederdik. Leblebi satan İbrahim Amca’yı, macun ve turşu suyu satanları hatırlıyorum. Bizlere karşı ne kadar sevecen davranırlardı.
Sinemada haftada iki defa film oynatılırdı. Ben ve diğer çocuklar her filme gitmek isterdik, ama ailelerimiz müsaade etmezlerdi, söz birliği etmişçesine paramızın yetmeyeceğini söylerlerdi.
Uçurtma uçurduğum Fıstıkaltı semtini, Paşabahçe ilkokulu arkasındaki Mektep Çayırı’nı, Tekel, Cam ve Kundura fabrikalarının mesai saatlerini belirten düdük seslerini, çember çevirdiğim dar sokakları, mahallelinin bir radyo etrafında toplanıp haberleri dinlediği ajans saatlerini o kadar özlemişim ki!
Bu arada 86 yaşındaki Urfalı Hatıce Ana’yı rahmetle yadetmek isterim. Ajans haberleri başladığında (Onun tabiridir) 40 bin meleğin haber getirerek radyodan seslendirilmesini sağladığını söylerdi. Birinci sigarası içerdi.