Üç kıtanın hakanı şeklinde tanımladığı mektubunda Kanuni Sultan Süleyman, Fransa Kralı’na “Ben ki, ...” diye başlar ve kendisini uzun tümcelerle över. Fransa Kralı’na ise “Sen ki, Fransa Kralı Fransuva’sın” diyerek gayet tepeden bakan bir şekilde hitap eder.1
Fransa’ya 1535 yılında tanınan kapitülasyon hakkı, 1740’da genişletilmiş, 1802, 1808 ve 1861 anlaşmalarıyla esasa bağlanmıştır. Ayrıca Fransa, Türkiye’deki azınlıklarla ilgili söz söyleme hakkını da ele geçirmiştir.2
Asırlar öncesinden
Dört buçuk asır öncesiyle ekonomik ayrıcalıklar temin ederek Osmanlı Devleti’ni sömürmeye ve azınlıklar üzerinde söz söylemeye başlamış olan Fransa, bu fikirleriyle AB’nin tüm ülkelerini de etkilemiştir.
19’uncu yüzyıldaki Fransız devlet adamı Guizot hatıratında, “Avrupa’da güç dengesini sürdürmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu olduğu gibi bırakmalı ancak zamanla veya olayların gelişmesiyle İmparatorluk bölünür veya bir vilayet İmparatorluk’tan ayrılırsa, bu vilayetin yeni ve bağımsız bir devlet halini almasını sağlamak gerekir. Böylece bu devletler, ileride devletler ailesi arasında bir yer işgal ederek yeni Avrupa dengesinin parçası olabilirler. Fransa için uygun olan ve kanımca uygulanması gereken siyaset de budur.”demektedir.3
Gelişmekte olan devletlerin parçalanma ve bölünmelerini anlatmaya bundan daha güzel bir söz bulunabilir mi?
Yüzyılın Fransız liderleri
Kapitülasyon gibi bir ayrıcalıkla Osmanlı Devleti’nin başına ekşiyen Fransa, Rusya ile aramızın iyi olmasını hep kıskanmış, onu kötü göstererek yanımızda yerini almaya çalışmıştır. I.Dünya Savaşı yıllarında Türk-Alman ittifakını içine sindirememiş olan Fransa, İstiklâl Savaşı başlangıcında Antep, Urfa, Maraş illerimizde ve Kilikya (Adana-Mersin) bölgesinde Ermeni faaliyetlerini desteklemiştir.
Türkiye ile olan ilişkilerini yüzyıllardan beri uyguladığı istikrarlı devlet politikalarıyla yürüten Avrupa’nın kibirli ülkesi Fransa, yüzyılın yetiştirdiği yeni liderleriyle bu tavrını sürdürmüştür.
Kulakları çınlasın (!) Bn. Mitterand, atalarının bu vasiyetini hiç göz ardı etmemiş, bir de Kürt teröristlerin hamiliğini yapmıştır. Chirac ise, Türkiye ile ilişkilerde daha itidalli davranmakla beraber Kürt ayırımcılığını desteklemiştir.
Çapkınlıklarıyla adından çok söz ettiren Sarkozy ise, Türkiye’nin AB’ye girmesine kesinlikle karşı çıkmıştır. Tüm bunların sonucu olarak AB toplantılarında beklediğimiz karar çıkmadığı gibi bizi hoşnut edecek maddeler dahi görüşülmemiştir.
Makron siyaseti
Bu yazıyı tabii ki bir düşmanlığı körüklemek veya bir devleti kötülemek amacıyla yazmadım. Ancak “Devlet Politikası” denen olgunun ne kadar köklü ve istikrarlı olduğunu vurgulamak için dikkatlerinize sunmaya çalıştım.
Ülkeler arasındaki ilişkilerin olumlu veya olumsuz olması, yöneticilerin alacakları kararlara bağlıdır. Ancak bu yakıştırma halklara mal edilemez. Çağın gerisinde kalmış köhne politikalar ve emperyalist düşünceye sahip olan liderler her dönemde çıkmıştır. (Megalo İdea, Rusların sıcak denizlere inme politikaları, Üstün Irk, Saddam Politikası, Sarkozy Saplantısı gibi) Müttefiklerimiz, girmek için çırpındığımız AB ülkeleri ve bazı komşularımız, olayları ya yanlış algılıyor ya da kasıtlı davranıyorlar. Bunda yöneticilerin ve aydınların yanı sıra, fanatik grupların ve sivil toplum örgütlerinin de payları vardır.
Fransa’nın bugünkü ben merkezli tavrı sadece Türkiye için değil Avrupa için de sorun teşkil ediyor. AB’nin kurucusu ve lideri olmasının avantajını diğer üye devletler üzerinde -tahakküm demeyeyim ama- zorunlu yönlendirme şeklinde kullanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransa gezisi süresince bu film şeridini gözümün önünden geçirdim. Menfaat neredeyse ibre o tarafa dönüyor. Erdoğan’ın görüşme sonrası Türkiye’ye dönmesiyle birlikte Fransa, güneyimizdeki terör örgütüne yine destek veren bir tavır almıştır. Haklı, sözleşme ve ticari anlaşmalara imzalar atıldı nasıl olsa…