Arap tedhiş örgütlerinin cirit attığı Lübnan’da suların henüz durulmadığı, Suriye ile dört başı mamur barış sürecine girilmediği bir dönemde İsrail, “Filistin Sorunu”nun olanca ağırlığını yaşamakta ve bazen insan haklarını ihlâl ettiği gerekçesiyle Avrupa kamuoyundan tepkiler almaktadır.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Irak’ın kuzeyindeki gelişmeleri dikkatle takip etmekte olan İsrail, Türkiye’nin sınır ötesi faaliyetlerine destek sağlamak ve harp vasıtaları için elektronik sistemler satmak suretiyle ilgi ve çıkarlarını gözetmekteydi.
Bölgedeki Kürtlere destek vererek Şiilerin etkinliğini kırmaya çalışmakta ve dolayısıyla İran’a karşı tehdit oluşturduğunu hissettirerek Irak’ın kuzeyinde yapılacak büyük çaplı yatırımların gecikmesine neden olmaktaydı.
Osmanlı döneminden itibaren
Osmanlı Devleti’nin geçmişte Yahudilere kucak açmış olmasının sonraki yıllarda ortaya çıkan iyi ilişkilere bir nebze olsun temel teşkil ettiği söylenebilir. Türkiye’nin 1949 yılında resmen tanıdığı İsrail, Ermeni Diasporası’na karşı Türkiye’nin yanında çok etkili bir lobi oluşturmaktaydı. İran’ın nükleer gelişme programını uluslararası denetime açmamasının Türkiye’yi rahatsız ettiği kadar İsrail’i de rahatsız etmesi doğaldı.
1967 Arap-İsrail savaşında İsrail’i tutan ABD, Körfez Harekâtı sırasında Saddam’ın kimyasal başlıklı füze fırlatması tehdidine karşılık İsrail’e koruma sağlamış, Irak’ın işgali sırasında da İsrail’den elektronik istihbarat desteği almıştır.
Çevresindeki ülkelerin petrol denen servetin içinde yüzmelerine rağmen Saddam gibi bir diktatörle günümüzün İran yöneticilerinin tehditkâr davranışlarına maruz kalan İsrail, gözlerini komşularının topraklarına çevirmişti.
Ayrıca Irak’ın kuzeyinde az da olsa Musevi toplulukların bulunması bu devlet için bir ilgi alanı oluşturmaktaydı. Komşuları, İsrail’in bu niyetlerini sezdikleri için hep tedirgin yaşamaktaydılar. Kaygı ve şüphelerle yaşanan bu topraklara barış ve huzurun gelmesi mümkün olmamaktadır.
İran
Geçen yıl ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’a karşı tavrını iyiden iyiye sertleştirdiği ve nükleer anlaşma konusunda karar aşamasında olduğu bir dönemde Brüksel’de bir buluşma gerçekleşmişti. AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ve İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif ile bir araya gelmişlerdi. Toplantıdan ABD’ye, “Anlaşmanın alternatifi yok, imzana sadık kal” mesajı çıkmıştı.
Avrupa ile İran’ın üzerinde uzlaşılan ve bu ülkenin nükleer faaliyetlerini kısıtlama amaçlı anlaşma konusunda ortak cephe oluşturduğunun göstergesi olan dörtlü toplantıdan sonuna kadar belgenin arkasında durulması kararı çıkmıştı.
AB: Korumakta kararlıyız
Mogherini, toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, anlaşmanın çok taraflı olduğunu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla desteklendiğini hatırlatarak, “Anlaşma işliyor ve sonuç doğuruyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), 9 raporda İran’ın anlaşmaya uyduğunu teyit etti” demiştir. Mogherini, AB’nin anlaşmayı koruma konusunda kararlı olduğunu da sözlerine eklemiştir.
Johnson’dan aksi yönde çıkış
Le Drian da anlaşmanın alternatifi bulunmadığını belirterek, “Dolayısıyla tüm taraflar imzalarına sadık kalmalı” ifadelerini kullanmıştı. Anlaşmaya son verilmesi için mantıklı bir gerekçe olmadığı da Fransız bakanın vurguları arasında yerini aldı. Sigmar, anlaşmadan vazgeçmenin çok yanlış bir mesaj olacağını vurgularken en sert çıkışlardan biri Johnson’dan gelmişti.
Johnson şunları söylüyordu: “Daha iyi bir alternatif üreten ya da daha iyi bir fikir ortaya atan olmadı. Eğer daha iyi bir çözümü olan varsa bunu ortaya koysun.”
Toplantı sonrasında yapılan basın açıklamalarına katılmayan Zarif, Brüksel’e gelmeden önce Moskova’ya giderek, “… ABD nükleer anlaşma konusunda uluslararası toplumun oluşturduğu birliği anlamalı ve bunun sonucunda pozisyonunu değiştirmeli” ifadelerini kullanmıştı.
Bu da bir kaygı, bir şüphe doğuruyordu. AB, kendi çıkarları için hoş karşılasa, ABD de başka alternatifi olmadığı gerekçesiyle kabul etse bile konu İsrail’i huzursuz edecek ve bölge bir kez daha huzursuz olacaktır.