SON DAKİKA
reklam
reklam

Bağdat Caddesi-III

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 29 Aralık 2025, Pazartesi - 11:51   Okunma Sayısı:

 

Sefere çıkan Osmanlı Kara Kuvvetleri, bir günlük yakacak ihtiyacı için 300 araba oduna, 600 kg. kömüre ihtiyaç duyarmış.    Yeniçeri ortalarına haftada bir defa verilen 15 adet mumun dışında yılda yetmiş bin mum daha veriliyormuş. Sefere giden bir                                                                                        ordunun teşkil ettiği konvoyun uzunluğunu düşünebiliyor musunuz? 

    Askerler, nakliye arabaları, birliğin peşinden götürülen hayvan sürüleri, ulaklar, denizden gelen takviyeler, sefer süresince devam eden ikmal akışı, cepheden geri hatlara taşınan yaralılar, askere aba, çarık götüren kollar…

    Sefer zamanında gemi yapımında kullanılacak olan ağaçlar İzmit ve Hereke’deki dağlardan temin ediliyor, İzmit’teki tersane ve bıçkı tezgâhlarında keresteye dönüştürülüyormuş. 1563 yılında donanmanın ihtiyacı için Ege dokumacılarına 150.000 adet yelken bezi siparişi verilmiş ancak hiç kimse bu taahhüde girmek istememiş. Sıkıntının ham madde yetersizliğinden kaynaklandığı anlaşılınca pamuk ve pamuk ipliği ihracatı he men yasaklanmış.      

    İzmit’ten getirilen kerestelerle Darıca’daki basit tekne tezgâhlarında kayık, taka, yelkenli gibi küçük deniz araçlarının yapımına geçilmiş... Yine bu menzillerden yağ ve mum getirilmesi, Tuzla ve Darıca karyeleri (köyleri) reayasının (halk) avarızları (harp zamanı alınan geçici vergi) mukabili (karşılığı) saray su dolaplarının tamir ettirilmesi istenmiş.  

    16’ncı yüzyıl, Kanunî’nin damgasını vurduğu, denizlerde hâkimiyetin sağlandığı ve deniz savaş araçları yapımının en üst seviyeye çıktığı asırdır. Hal böyle olunca

                                         Su dolabı                               insanların gelir seviyesi artmaya başlamış. 

                                                                                   Sosyal nizamda eğlence, tütün, afyon, kahve ve içkiye yönelim baş göstermiş. Bu durum karşısında devlet, 1537’de çıkardığı kanunla birtakım önlemler almıştır. Bazı eğlence yerleri ve meyhaneler kapatılmış, afyon içen ve sapık inançlı oldukları ileri sürülen dervişler İstanbul dışına çıkarılmışlar.

 

Kanunî

Ölümün var olduğunu bilse de,

varlığını boşa harcar ölümlü.

son nefesi soluyan can,

son kez “keşke” der, o an.

bir solukluk daha yaşamaktı umudu,

‘olmaya devlet…’ diyen Kanuni’nin.

Suyun damlasından derman umdu,

devletlü iken sonu aynı oldu ümmetliyle

o büyük fâninin…                    

                                           (Cengiz Baysu)

 

    Bize esprili gelebilecek bir anlatıma burada yer vermek istiyorum. Küçük Nişancı lâkabıyla ünlü Ramazanzade Mehmet Paşa, Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserinde;

 

                               “Şarap kadehi taşa çalındı, ne alındı, ne satıldı. 

                                 Sazendelerin izzet-i nefisleri kırıldı. 

                                 Her biri gam köşesinde boyunlarını büktüler. 

                                 Sürahilerin boyunları kırıldı, kopuzların kulakları buruldu. 

                                 Velhasıl hepsi harap oldu, ağızlarına ot tıkıldı. 

                                 Hemen bunların sazların alasın, başlarına çalasın”

demek suretiyle isyanını dile getirmiş. II. Selim (1566-1574) zamanında ülkedeki diğer tersanelerle birlikte İmparatorluk donanması ayda 200’e yakın gemi inşa edebilen (o zamana göre rekor) bir kapasiteye yükselmiş.

    Afyon çeken ve şarap içenler hakkında II. Selim’in Şeyhülislâmı Ebussud Efendi, kendisine sorulan sorulara değişik bir fetva vermiş:

 

   “Afyon yutmaya düşkün olanların bu alışkanlıklarından kurtulabilmeleri için şarap içmeleri caiz midir?”

   “Afyona müptelâ olanlar insanlıktan çıkmışlardır. Dolayısıyla ne b.k yerlerse yesinler.”   

İşte “gafile kelâm, nafile kelâm” buna denir…

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam