Yılbaşı tatil sabahı kahvaltısında
Oğlumuz arkadaşlarıyla kahvaltıya gelmişti. Hepsi bizim çocuklarımız gibidir, birini diğerinden ayırmayız. Neşeleri her zamanki gibi yerindeydi. Bir yandan kahvaltımızı ederken bir yandan da konuşmaya devam ediyorduk. Yeni evlenen arkadaşları karşı apartmanda daire kiralamışlardı. İmece usulü dairenin temizlenmesinden yerleştirilmesine kadar el birliğiyle çalışıyorduk. Oğlum,
---Baba o dairenin altındaki bey, nerede oturduğumuzu sordu. Ben de karşı apartmandayız deyince tanımadığını söyledi. Ben de kendisini tanımadığımı belirttim. Uğur atıldı hemen;
---Kızı yoksa tanıyamayacağımızı söylemedin mi oğlum?
Uğur içlerinde en yapılı olanıydı. Konuşmalar arasında zaman zaman duruyor, enerji topluyordu. Eşim kendisine çayını soğutmamasını söylemiş, isterse baklava verebileceğini de belirtmişti. Uğur teşekkür etti ama bu kez de oğlum espri yaptı.
---Ver baba sen, ekmek arası baklava olsun!
Yeni evli olan Eyüp ve eşi konuşmalara kulak veriyorlardı. Çok iyi mıhlama yapıyormuş. Yine Uğur,
---İnsan uzmanlık kazanıyor, hep aynı şeyi yaptıkça… Eyüp’e imalı bakarak gülüyor ve sessizce hayat boyu mıhlama yersin diyor.
*** *** ***
Tabiat koruyucu sistemi devreye sokmuştur
Evet, mevsim dönmüş, kâinat eczanesi, ısı değişikliğini ve bunun yaratacağı zayıflık ve hastalıklara karşı önlem olarak farklı meyve ve sebzeleri bizlere sunmuştur. Sonbahardan itibaren; üzüm çeşitleri, incir, mürdüm eriği, kızılcık, hünnap, böğürtlen, frambuaz, kuşburnu, elma, nar, armut, mandalina, portakal, greyfurt, muz, ayva, cennet hurması, kivi, muşmula ve kuşburnunu devreye girmiştir.
Sebzeler içinde kereviz, yer elması, pırasa, beyaz lahana çok önemli yer tutar. Babaanne ve ninelerimizin mangalda yaptığı patates közlemesi, reçel, pekmez, gül şurubu, kestane kızartması ancak Anadolu’daki evlerde yapılabiliyor artık. Sobalı evlerde veya tandırlarda ise közleme yapılabiliyor.
Sonbaharda yeterli ölçekte yağmur yağmadı. “Cama Vuran Damlalar” şarkısını söyleyemedik. Hasretle beklediğimiz kar, yılbaşı günü şöyle bir serpiştirdi. “Kar Musikileri”ni de çok dinleyemeyeceğiz herhalde?
*** *** ***
Söylemem gerek
Günümüzde görgüsüzlük artık teknoloji üzerinden yapılıyor. İnsanlar gittiği yeri, yediği yemekleri, yaşadıkları her şeyi paylaşarak diğer kişi/ler üstünde üstünlük kurma ve hava atma çabalarına giriyorlar.
Aydın-Kuşadası’nda genç Hintli çift evleniyor. Üç gün süreyle düğün töreni devam ettiriliyor. Diyarbakır’da bir aşiret reisinin oğlu evleniyor. Masada dört milyon lira para yığılmış, üç kilo kadar da altın toplanmış. Bunlar tabii ki yapılabilir, ama halkın ekonomik sıkıntılar yaşadığı bir dönemde keşke böyle havalı bir tavır alınmasa ve basına yansıtılmasaydı! Bunu anlatan bir sözü yazmadan geçemeyeceğim:
Hayatta üç çeşit insandan korkacaksın: Dağdan inme, dinden dönme, sonradan görme.
(Necip Fazıl Kısakürek)
*** *** ***
Geçmiş dönemde virüs
Bugün yaşadığımız salgının farklı versiyonunu, ama en müthişini 1812 yılında yaşamışız. Hastalık büyük şehirde o kadar korkunç hal almış ki, padişahın emriyle sur kapılarına yerleştirilen gizli memurlar bir günde her kapıdan –şehir içinde gömülenler hariç- 50-60 ile 300 arasında cenaze çıktığını tespit etmişler.
Zamanın gümrük emini tarafından tanzim edilen bir belgeye göre 1,5 ay içinde İstanbul’da her gün 850-900 kişi ölmüş, ramazan ayında ise ölü sayısı 1200’e kadar çıkmış. Hastalığın en şiddetli hüküm sürdüğü semtler bilhassa ayaktakımının, bekâr taifesinin kalabalık olduğu Tahtakale Yemiş iskelesinden Bahçekapı’ya kadar olan sahil parçası, Galata ve Üsküdar olmuştur.
Buralardaki bekâr odaları birer veba yuvası halindeymiş. Hükümet ilk tedbir olarak bu bekâr odalarını yıktırmakla işe başlamış… Bu mekânlar yıkıldıkça tüyler ürpertici manzaralarla karşılaşılmış. Ölenlerin çoğu ayakdaşları tarafından sokaklarda yıkanıp birer tahta parçası üzerine konularak götürülmüş.
Yıkılan odalarda unutulmuş kokuşmuş yüzlerce ceset ortaya çıkmış. Bunların arasında işsiz gençler, fahişeler ve bu fahişelerin beşikteki çocukları görülmüş. Bahçekapı’daki bir sokak çok namlıymış, has manada bir batakhaneymiş, halk arasında “melek girmez sokağı” denirmiş.
Bu müthiş veba salgınından sonra Padişah II. Mahmut, bu sokakta bir cami yaptırmış ve adını “Hidayet Camii” koymuş…