SON DAKİKA
reklam
reklam

BOĞAZ’DA BİR AKŞAM: GECENİN KAHVALTISI

Köşe Yazarı: HAKAN MUHTAR   Eklenme Tarihi: 21 Ocak 2026, Çarşamba - 10:44   Okunma Sayısı:

 

Bazı akşamlar vardır, yemeğe değil de bir hatıraya gidersiniz. Masaya oturmazsınız; manzaraya yaslanırsınız. Çatal bıçak değil, anı biriktirirsiniz. Geçtiğimiz günlerde Feriye Lokantası’nda yaşadığım tam olarak buydu. Akşam yemeği için gittim ama ruhum sabah kahvaltısından yeni kalkmış gibiydi.

 

Boğaz’ın ışıkları yanmıştı. Karşı kıyı bir mücevher gibi parlıyor, vapurlar sessiz bir ritimle suyu yarıyordu. İstanbul, ilk kez acele etmiyordu sanki. Feriye’nin o tarihi binasında, denize bu kadar yakın otururken insan ister istemez yavaşlıyor. Telefon masanın kenarına bırakılıyor, konuşmalar fısıltıya dönüyor. Çünkü manzara bağırıyor.

 

Menüye baktığınızda sizi tokatlayan bir şatafat yok. Ama bu bir eksiklik değil; bilakis bir özgüven. “Ben bağırmam, bilen gelir” diyen bir mutfak dili. Ve o an fark ediyorsunuz: Bu akşam yemeği, bir pazar kahvaltısının huzurunu taşıyor. Uzun uzun oturulan, acele edilmeyen, tabaklar kadar sohbetin de paylaşıldığı türden.

 

Masaya gelen ilk tatlar, insanın içini açıyor. Tereyağı başka kokuyor, ekmek daha bir ekmek. Zeytinyağı sanki Ege’den değil de çocukluğun yazlarından gelmiş gibi. Her lokmada bir “tam da olması gerektiği gibi” hissi var. Şef bir şeyleri ispatlamaya çalışmıyor; zaten biliyor.

 

Servis deseniz, İstanbul’da artık nadir rastlanan cinsten. Ne fazla mesafeli ne de yapay bir samimiyet. Zamanlamaları kusursuz, yüzleri sakin. Kimse size “Memnun kaldınız mı?” diye üst üste sormuyor; çünkü zaten kalacağınızı biliyorlar. Bu da bir ustalık.

 

Bir ara fark ettim, masada kimse saate bakmıyor. Akşam yemeği uzadıkça uzuyor ama kimse “kalksak mı?” demiyor. Çünkü burası insanı kovmuyor. Feriye, misafirini sindire sindire ağırlayan yerlerden. Tıpkı iyi bir kahvaltı sofrası gibi… Hani kalkınca “Bir çay daha alır mıyız?” denilenlerden.

 

Boğaz ışıkları ilerleyen saatlerde daha da yumuşuyor. Deniz siyaha çalıyor, köprü bir kolye gibi asılı kalıyor. İstanbul’un tüm karmaşası birkaç yüz metre ötede ama masanızda sadece dinginlik var. Şehirle aranıza görünmez bir perde çekilmiş gibi.

 

Yemek bitiyor ama akşam bitmiyor. Kahve geliyor, sohbet koyulaşıyor. İnsan kendi kendine şunu söylüyor: “İstanbul hâlâ böyle yerler sunabiliyorsa, umudu kesmemek lazım.” Çünkü Feriye sadece iyi yemek yapan bir lokanta değil; İstanbul’un zarafetini hatırlatan bir durak.

 

Çıkarken geriye dönüp bakıyorsunuz. Kapıdan adım atarken içinizde hafif bir mutluluk, biraz da “keşke daha sık yapsak” pişmanlığı. Bu şehirde her akşam böyle geçmez. Ama bazı akşamlar vardır, insanın hafızasında kahvaltı tadında kalır.

 

Feriye’de geçirdiğim o akşam, tam olarak öyleydi.

Geceydi ama ruhum gündüzdü.

Akşam yemeğiydi ama içimde uzun bir pazar sabahı vardı.

 

Ve İstanbul, o an, yine çok güzeldi.

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam