Günümüz dünyası maalesef bilim, sanat ya da teknolojik atılımlarla değil; savaşlar, değişen sınırlar ve müdahalelerle yeniden şekilleniyor.
Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı, bir ülkenin liderinin askeri operasyonlarla hedef alındığı ve halkların onurunun çiğnendiği bir dönemden geçiyoruz.
Bu tablo, küresel güç odaklarının ve emperyalizmin en tehlikeli yüzünü bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştır.
Dün Ortadoğu’da, bugün Latin Amerika’da gördüğümüz bu müdahaleci anlayışın tek amacı;
Ülkelerin kaderini, başkentlerin enerji parametrelerine ve ekonomik çıkarlarına hapsetmek.
Ancak unutulmamalıdır ki;
Hiçbir ulusun geleceği, bir başka gücün hesap defterine göre çizilemez.
Bugün etrafımıza baktığımızda, dört bir yanımızın —kuzeyden güneye, doğudan batıya— askeri üsler ve savaş filolarıyla çevrelendiğini görüyoruz.
Bu tablo bizlere bir asır öncesini hatırlatıyor.
Bundan tam 100 yıl önce olduğu gibi, küresel güçler yine bölgemizin ve kapımızın eşiğindedir.
Ancak bu noktada tarihi bir gerçeği yüksek sesle söylemek gerekir;
Sömürgeci güçler, bir kapıya asla demokrasi, özgürlük veya refah getirmek için gitmezler.
Onların geliş amacı;
Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek,
Toplumların birliğini bozarak cana ve mala kastetmek,
Gelecek nesilleri kendi çıkarlarına hizmet eder hale getirmektir.
Bu kuşatma karşısında en güçlü silahımız, birbirimize verdiğimiz söz ve sarsılmaz birliğimizdir.
İnancı, kimliği veya dünya görüşü ne olursa olsun;
783 bin kilometrekarelik vatan toprağında vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin yegane kalesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.
Dış güçler ne inancımıza ne de milletimize bakar;
Onlar sadece kendi doymak bilmeyen hırslarına odaklanırlar.
Bu yüzden, tarihin bu kritik eşiğinde en derin bağlarımızı hatırlama vaktidir.
Gün; ayrışma değil, ortak kaderimize sahip çıkma günüdür.
Çünkü başka bir vatanımız, sığınacak başka bir kalemiz yok.