Toplumların aynaya bakma vakti geldiğinde sordukları ilk soru şudur:
"Neden geride kaldık?"
Bu sorunun cevabı ne coğrafi talihsizliklerde ne de kaynak yetersizliğinde gizlidir.
Cevap, yaratıcının insana bahşettiği en büyük mucize olan aklı nasıl kullandığımızda saklıdır.
Bugün modern dünyada hayatımızı kolaylaştıran teknolojilere bakalım.
Kullandığımız ilaçlardan bindiğimiz araçlara, elimizdeki telefonlardan sofistike tarım makinelerine kadar her şey, aklını özgür bırakan toplumların ürünüdür.
Gelişmiş ülkeleri "gelişmiş" kılan temel fark; dogmaların veya hurafelerin peşinden gitmek yerine, deneyi, gözlemi ve sorgulamayı merkeze almalarıdır.
Bir toplum, temel ihtiyaçlarını dahi başkalarının icatlarıyla karşılıyor, ancak buna karşın kendi içindeki yaratıcılığı sahtecilikte veya kısa yoldan zenginleşmede harcıyorsa, orada bir zihniyet sorunu var demektir.
Akıl, sadece tüketmek için değil; üretmek, iyileştirmek ve adaleti tesis etmek için verilmiştir.
Gelişmiş dünyadan ilham almamız gereken en önemli ders liyakat sistemidir.
Bir görevin, o işi en iyi bilene emanet edilmesi sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur.
Kaynakların verimsiz kullanıldığı, uzmanlığın hiçe sayıldığı ve kişisel yakınlıkların bilginin önüne geçtiği yapılar, ne yazık ki yerinde saymaya mahkumdur.
Dünya devleri, enerjilerini "kimin tanıdığı" olduğuna değil, "kimin daha iyi bildiğine" harcadıkları için bugün teknoloji ve sanatta söz sahibidirler.
Kutsal değerler ile aklı karşı karşıya getirmek yerine, aklı o değerleri anlamanın ve hayata geçirmenin bir aracı olarak görmeliyiz.
Çocuklarımızın ölmediği, kadınların güvenle yaşadığı, gençlerin geleceğe umutla baktığı bir ülke hayali; ancak masallardan uyanıp bilimin ve hukukun gerçekliğine sarılmakla mümkündür.
Gerçek vatanseverlik; sadece geçmişle övünmek değil, geleceği aklın ışığıyla inşa etmektir.
Unutmayalım ki, aklını işletmeyen toplumlar, aklını kullananların uydusu olmaktan kurtulamazlar.