Hayatın ilk elli yılı metin, geri kalanı yorumdur.
(Schopenhauer)
Biliyoruz ki, bir kültürü yaşatan ve güçlü kılan en önemli değer, o kültürü yansıtan sanat eserleridir. Pek çok medeniyete ev sahipliği yapan bu toprakların insanlarının ürettiği sanatlar da bizi biz kılan kıymetlerin özünü bünyesinde taşır. Hepimiz yaşadığımız topraklardan aldığımız ilhamla gelecek yüzyıllara taşınacak eserler, fikirler üretmeli, geleneklerimizin ölümsüzleşmesini sağlamalıyız. Milli değerlerimizin, kimliğimizin kuşaktan kuşağa doğru bir şekilde aktarılmasında sanatın, bilimin, bilim insanlarının, filozofların rolü büyüktür. Günümüzden iki bin yıl önce yaşamış filozofların ettiği sözlere bakın:
Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri
1.Thales, İyonyalı olup Miletos doğumludur. Atina’da Damasias’ın arkhontluğunda bilge diye adlandırılan ilk bilge kişidir. Felsefe adını ilk kez anan ve kendini filozof olarak adlandıran ilk kişi Pythagoras olmuş. Tanrının dışında hiç kimse bilge değilmiş. Bunu meslek edinene ve zekâsını büyük bir özenle bu konuda çalıştırana bilge, bilgeliği bağrına basana da filozof deniyormuş. Bilgelere ve hatta ozanlara da sofist de deniyormuş.
Neden çocuk sahibi olmadığını soranlara, “Çocukları çok sevdiğim için” diyormuş. Annesi onu evlenmeye zorladığında “Daha zamanı değil” dermiş. Yaşı ilerleyince annesi yine sıkıştırmış. Bu sefer de “Artık zamanı değil” demiş.
Anlatıldığına göre, gökbilimleriyle de uğraşan Thales, yıldızları incelemek için yaşlı bir kadın tarafından evden çıkartıldığında, çukura düşmüş. Yaşlı kadın onun iniltilerine şöyle karşılık vermiş. “Sen Thales, ayağının altındakini görmezken gökyüzünü anlayacağını mı sanıyorsun?
2.Alkaios: Spartalı Aristodemos’u Alkaios şöyle anarmış. “Dediklerine göre Sparta’da bir zamanlar Aristodemos hiç de aptalca olmayan bir söz etmiş. ‘İnsan parasıyla vardır. Yoksul olan soylu ve saygın değildir.”
Bu söz, bazı kesimler tarafından günümüzde de geçerliliğini korumuyor mu?
3. Romalı filozof Lucius Annaeus Seneca İspanya-(M.Ö. 4-Roma-M.S. 65): iki bin yıl önce, “Sarhoşluk kusur yaratmaz. Var olan kusurları ortaya çıkarır”, demiş. Sеnеca bir takım gizli güçlеrin varlığına da inanmıştır.
4. Koyre (29 Ağustos 1892-28 Nisan 1964… Rus Yahudisi asıllı Fransız filozof ve bilim tarihçisi), “Platon ve Aristo’yu anlamak için Yunanca bilmek yetmez, felsefe de bilmek gerek” demiş. Oysa Koyre’den yedi asır önce yaşamış olan Mevlâna (30 Eylül 1207-17 Aralık 1273)’yı anlamak için Farsça bilmek yetmez, önce adam olmak gerekir, demiş…
5. Erwin Panofsky (30 Mart 1892-1968, Viyanalı bir Yahudi’dir. Bir gün arkadaşlarına, “Gereksiz bilginin kıymetini bilin!” demiş.
Bu sözle bağlantılı olarak, “Pijamalı hasta yağız şoföre çabucak güvendi.” cümlesi alfabemizdeki tüm harfleri içermektedir. Peki, bunun bir kıymeti var mıdır? Aşağıdaki ikilemeler de gereksizdir, ama kendisine hava vereceğine inanan kişiler tarafından gereksiz şekilde kullanılmaktadır.
*Bab-ı âli kapısından bir atlı süvari mürur edip geçerken
*Saygı ve hürmetlerimi sunarım… İlgi ve alakanıza teşekkür ederim.
*Arzu ve istek duyar, dilerim… İptal edilen sınav yinelenecek ve tekrarlanacak
*Türk Dil Kurumu'na göre 58 farklı anlamı olan "çıkmak" sözcüğü, semantik (anlamsal) doygunluğa en zor ulaşan kelimelerden birisidir.
Günümüzün filozoflarından
Arkadaşımız E. Albay Raif ile iki yıl önce Adapazarı’na gidiyorduk. Anlatmaya başladı: “…Bir bahçemiz vardı, kapısının bir menteşesi kırık, kilidi kopuktu. Kapı düşmesin hem de kilit görevini yürütsün diye bir ucu sabit olan teli arkasından geçiriyor ve diğer ucunu kapının yanındaki direğe sarıyordum. Nice insan geldi geçti, benim basitçe sardığım ucu açarak içeriye girdi. Boya işi yaptıracağım gün boyacı olduğunu söyleyen bir adam geldi ve telin sabit olan ucuna bakmaya başladı. Hiç sesimi çıkarmıyor ve göz ucuyla onu izliyordum. Baktı baktı ve sabit olan açılması zor ucu açarak içeriye girdi.
Olağandışı bu durum çok ilgimi çekmişti. Kapının nasıl açıldığı önemli değildi artık benim için. Bu adamı çözmeliydim. Yanıma davet ederek çay ikram ettim. Çaylar gelince önce çayı içti ardından kesme şekeri yedi. Bu ikinci sıra dışılıktı.
… Öğle yemeği için hazırlık yapılırken dişlerini fırçaladığını ve sonra da yemeğe oturduğunu gördüm. Artık benim için neşelenmekten başka yapacak bir şey yoktu. Hatta daha sonra neler olabileceğini kurgulamaya bile başlamıştım. Örneğin; muslukları takmadan önce suyu açmak, suyun geldiğine kani olduktan sonra muslukları takmak, ama takıldıktan sonra kontrol etmemek… Sonu ve sonuçları öne çekmeye çalışan bu adam, Karadenizli olup benimle kafayı mı buluyordu yoksa “kafayı yemişlerden” miydi?”
İki sarhoşun bilimsel tartışması
Beyoğlu’nda aşinası olduğum sarhoşların yanına uğradım. Orta yaşın üstündeki bu insanlar günün akşam saatlerine yakın bir köşe başında toplanmışlar… Biri diğerine soruyor:
---İnsan yıkanırken neden önce başını yıkamaktan başlar?
---Başı yukarıda olduğu için… su aşağıya doğru süzülsün diye!
---Peki, amuda kalkmış bir insan yıkanırken ayaklarından mı başlar yıkanmaya?
Nereden bilebilirdim ki böyle bilimsel toplantı düzenlediklerini (!).
Necdet Mahfi Ayral
Türk tiyatro ve sinema sanatçısı Necdet Mahfi Ayral, (6 Ağustos 1908-5 Haziran 2004) Paşabahçe doğumludur. Babası Kuleli Askeri Lisesi’nin asker öğretmenlerinden Mehmet Mahfi Bey, annesi Mesadet Hanım’dır. Bir de kız kardeşi vardır: Jeyan Mahfi Ayral (Tözüm)…
Küçük Necdet, 7-8 yaşlarında Beykoz vapur iskelesinin karşısındaki boş alana kurulan çadırlarda tiyatro oyunlarını seyretmekle ilgisini ortaya koymaya başlar.
Yerebatan’daki Mekteb-i Vatan’da ilkokulunu bitirir ve Beykoz’daki Mithat Efendi rüştiyesine devam eder. Bu okulda eğitimini tamamlayınca annesi onu Galata’daki Avusturya Lisesi’ne kaydettirir. Aile, Balkan Savaşı’nın eziyetli günlerini yaşamış, olanca ağırlığıyla İmparatorluğun üzerine çökmüş olan I. Dünya Savaşı aileye zor günler yaşatmıştır. Annesi Necdet Mahfi’yi Avusturya Lisesi’nden alır. Koca çınar, 5 Haziran 2004 günü 96 yaşında aramızdan ayrılmıştır. Bu söz ona aittir.
“Akıllanmadan evvel yaşlanmamalıydık”
Efendim, sözü uzattığımın farkındayım. Düzen böyle kurulmuş. Buradaki ilk buluşma yerimiz, öbür taraftaki son toplanma yerimizle noktalanıyor. Mesele, insan olarak sayfaları kara defterle öbür tarafa gitmemek…
Yazdım çizdim ama sonuç ne çıkar bilmiyorum. “Acemi marangozun talaşı tahtasından çok olur”, derler. Sizlerden bağışlanmamı dilerim.