SON DAKİKA
reklam
reklam

Meşrutiyet Caddesi (Mezarlıktan Nazarlığa)

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 6 Mayıs 2026, Çarşamba - 12:30   Okunma Sayısı:

 

19’uncu yüzyıl başları… Meşrutiyet Caddesi’nin bulunduğu yerler henüz mezarlıktır. Yüzyılın yarısına gelindiğinde Avrupa’da yolcu taşımacılığının konfor ve hız kazanmasıyla gezginlerin sayısı artar. Avrupa’daki bu gelişmeler İstanbul’a yapılan seyahatleri de etkiler. İstanbul bir cazibe merkezi haline gelir. 

Wagon Lits şirketinin Orient Express seferleri, İstanbul için ayrı bir önem taşır. Vagonlarda yolculuk boyunca yapılan canlı müzik yapılmış, dans gösterileri sunulmuştur. Para harcamak ve eğlenmek isteyen Avrupalı turistler, kentteki konaklama mekânlarını dönüştürmeye başlarlar. Eski hanlar, tekkeler ve pansiyonlar her türlü lüksten uzak bir şekilde konaklama ihtiyacını yerine getirir.

Meşrutiyet Caddesi’nin –ki o zamanlar Kabristan ve Mezarlık (Petits-Champs) sokakları olarak bilinirdi- Tepebaşı tarafı, merkezi konumu ve Haliç’teki eski şehir manzarasının verdiği avantaj sayesinde otellerin en yoğun olduğu bölge haline gelir.

İstanbul’un otel olarak inşa edilen ilk yapısı, 1841’de Levanten James Missirie’nin Pera’da açtığı Hotel d’Angleterre’dir. İstanbul sosyetesi konforlu sayılan karyolalı ve gardroplu odalara sahip bu tür otellerde davetlere katılmaya başlar.

İtalyan asıllı mimar Guglielmo Semprini’nin tasarladığı ve Glavany ailesinin ahşap konağının yerine inşa edilen Büyük Londra Oteli, 1891 yılında açılır. Eiffel Kulesi’nde kullanılan sistemle çalışan hidrolik asansör dahil 19’uncu yüzyıl Avrupa otellerinde bulunan birçok modern donatı ve konfora sahip olan Büyük Londra oteli, hâlâ aynı işlevi sürdüren nadir otellerden biridir. 

1900’lerin başında yapılan kârgir Rossolimo apartmanının Meşrutiyet Caddesi’ne bakan ön cephesi, barındırdığı Neoklasik mimari detay ve süslemeleriyle dönemin bir başka örneğidir.

1875’te kullanıma açılan Tünel, Galata ve Pera arasındaki ulaşımı kolaylaştırır. Bunun Tepebaşı topoğrafyasına etkileri ise ulaşımı kolaylaştırmanın çok ötesinde olmuştur.

 

***                         ***                         ***

 

Kişiyi övmek iyi bir şeydir, sınırlı ve ölçülü olmak kaydıyla... Yağdanlık olmak farklı bir şeydir, hele takoz olmak çok daha farklıdır...

Liderine övgüler düzen insanlar gördük. Gazete köşelerinde yere göğe sığdıramayanlar ve tv ekranlarında bulutların üzerine çıkaranlar… Bu insanlar yavaş yavaş başlattıkları tenkit yazılarını sürdürüyorlar. Tenkitlerin övgülerle beraber yapılması gerekirdi.

 

***                         ***                         ***

 

Birlikte yaşama kültürümüz ve bütünlük içinde yaşama isteğimiz hastalıklıdır. Siyasilerimiz toplumu gereğinden fazla germişlerdir. Bu tavırlarını terk etmelidirler. 

Ramazan ayının huzur ile geçirilmesi gereken günlerinde iftar yemeğinin maliyeti, sahur yemeğinin iki çeşidi, çocuklarına alacağı bayram giysisi, hasta anasına babasına götüreceği yarım kilo şekerlemenin bedeli gibi konularla boğuşan insanlarımız boş lâflar, vaatler ve atışmalarla daha fazla üzülmemelidir.

Resmi toplu iftarlar ekranlarda neden gösterilir? Bu yemekler yoksul insanımızın canını acıtmaktadır. Konusu malum, yine çekiştirme yine siyasi tenkitlerdir. Din tema'sının sürekli olarak önde tutulması, ittifak ülkeleri ve çevremizdeki ülkelerle ilişkilerimizin kopmasına ya da zayıflamasına da neden olmaktadır. Bir an önce ekonomiyi düzeltici tedbirlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

***                         ***                         ***

 

 

Trene, asansöre, vapura yetişme

Ramazan ayının bir özelliği yaşlılar üzerinde gösterdiği etkilerdir. Yorulma, uyuklama, unutma halinde nice insan görebiliyoruz... Her günüm tren, otobüs ve vapurlarda geçiyor. Kuralsızlıklar diz boyu... Uyuklayıp ineceği durağı kaçıranlar, eşyasını unutanlar, esneyip timsah gibi ağzının içini karşısındakine gösterenler…

Kadıköy’deki metro istasyonundayım. Trenin gelme saati yaklaşınca sarı çizginin geçilmemesi konusunda anonslar başladı. Ama ne yazık ki, anonslara ve yerdeki yönlendirme çizgilerine itibar eden yok. Trendekiler daha inmeden kapının önünde bir yığılma... Trenin kalma süresi saniyelerle sınırlı olduğu için inmeye çalışanlarla binmek isteyenler arasında bir ağız dalaşı hatta itişme olabiliyor.

Tanık olduğum bir olay: Yer kapma endişesiyle içeriye dalmaya çalışan bir kadına içeriden çıkan bir genç arka çantasıyla çarptı ve itti... Tabi sonrası söz düellosudur. 

Çok dikkat ediyorum, yaşlılar yer bulamayacağı kaygısıyla sırada öne geçiyor, yandan kaynak yapıyor. Gençlerse oturup uyumak gibi bir rahatlıktan  vaz geçemiyor. Ahengin kırılma noktası da burada başlıyor.

Yer vermemek veya kamufleli şekilde yerine sahip çıkmak... Bu yüzden yaşlı gence çıkışabiliyor, genç yaşlıya cevap veriyor. Bu tatsız manzaralara son vermenin en güzel yolu kurallara uymak... İstanbul gibi bir dünya şehrinde böylesi görüntüleri istemesek de görüyor megaköylülüğü bir türlü üzerimizden atamıyoruz.

reklam

HABER ARŞİVİ

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam