SON DAKİKA
reklam
reklam

Büyük Satranç Tahtası ve Değişen Haritalar

Köşe Yazarı: Lütfiye Yasemin ERTÜRK   Eklenme Tarihi: 24 Mayıs 2026, Pazar - 15:39   Okunma Sayısı:

 

Uluslararası ilişkiler, duygulardan ziyade çıkarlar ve stratejiler üzerine kurulmuş devasa bir satranç tahtasına benzer. 

 

Bu tahtada bazı ülkeler hamleleri yapan "aktörler", bazıları bu hamlelerin "araçları", bazıları ise ne yazık ki sonuçlarına katlanmak zorunda kalan "coğrafyalar" olur.

 

Tarih bize gösteriyor ki, küresel güçler kendi haritalarını ve "yeni gerçekliklerini" üretirken çoğu zaman bölge içi dinamikleri, inançları ve mezhepsel farklılıkları birer kaldıraç olarak kullanırlar. 

 

Bugün Orta Doğu coğrafyasında bitmek bilmeyen istikrarsızlığın, milyarlarca dolarlık silah pazarının ve sınırların hemen yanı başında yükselen devasa diplomatik ve askeri üslerin arkasında bu soğukkanlı strateji yatmaktadır. 

 

Küresel güçler, maliyetlerini düşürmek için bölgedeki yerel unsurları birer "taşeron" olarak konumlandırır ve yeni devletçikler üreterek haritaları yeniden çizer.

 

Yüzyıllardır tarafsızlık politikası güden Finlandiya ve İsveç, yanı başlarındaki jeopolitik risklerin (Rusya-Ukrayna savaşı) değiştiğini gördükleri an, yılların getirdiği konfor alanlarından hızla çıktılar. 

 

Güvenlik mimarilerini, iç cephelerini ve savunma sanayilerini tek bir günde değil, yıllar öncesinden hazırladıkları senaryolara göre hızla güncelleyerek NATO şemsiyesi altına girdiler. 

 

Bu, "risk kapıya dayanmadan önce vizyon sahibi olmak" demektir.

 

Dünyanın en tehlikeli nükleer sınırlarından birinde yaşayan Güney Kore, iç siyasi tartışmaları ne olursa olsun, ulusal güvenlik, yüksek teknoloji ve ekonomik bağımsızlık konularını "partiler üstü" bir devlet politikası olarak yürütüyor. 

 

İç cephelerini güçlü tutarak ve ekonomilerini teknoloji devine dönüştürerek dış tehditlere karşı bir bağışıklık sistemi geliştirmişlerdir.

 

Sınırların yeniden çizildiği, Erbil gibi merkezlerde devasa üslerin yükseldiği ve yeni oluşumların hedeflendiği bir konjonktürde, bu değişimden en fazla etkilenecek ülke hiç şüphesiz Türkiye'dir. 

 

Çünkü kurulmak istenen her yeni yapay oluşumun, nihai hedefinde bu toprakların bütünlüğü ve huzuru yer alacaktır.

 

Böyle bir tehdit kuşağında yaşarken, bir ülkenin en büyük düşmanı dış güçler değil, kendi içindeki "stratejik körlük" ve rehavettir.

 

Bir ülke; ekonomisi alarm verirken, sınırları kontrolsüz göç dalgalarıyla demografik bir baskı altındayken ve en önemlisi toplum "biz ve onlar" diye keskin hatlarla kutuplaşmışken dışarıdaki büyük fırtınaya karşı direnemez.

 

İç cephesi zayıf olan bir yapı, dışarıdan gelecek en ufak bir rüzgarda sarsılmaya mahkumdur. 

 

Orta Doğu'nun istikrarsız, parçalanmış ve güvenliğini başkalarına ihale etmiş karanlık tablosuna özenmek ya da oradaki gelişmeleri basite almak, bir devlet için yapılabilecek en büyük stratejik hatadır.

 

Tarih; kişisel hırslar ve vizyonsuzluk yüzünden uçuruma yuvarlanan imparatorluklar ile ulusal çıkarlarını her şeyin üstünde tutarak geleceğe umutla bakan güçlü devletlerin mücadelesiyle doludur. 

 

Bu süreç kanlı bir dönme dolaba benzer; hazırlıksız olanları her turda aşağı çeker.

 

Türkiye'nin bu dönme dolabın altında kalmaması için reçete bellidir.

 

Suni gündemleri ve iç kutuplaşmaları bir kenara bırakmak, ekonomiyi rasyonel zeminlere oturtmak, göçmen yükünü hafifletmek ve "önce iç cephe" diyerek ulusal birlikteliği tahkim etmek. 

 

Ancak ve ancak iç tasarımı güçlü, ekonomisi bağımsız ve öngörüsü yüksek bir Türkiye, sınırlarında yazılan karanlık senaryoları yırtıp atabilir.

reklam

HABER ARŞİVİ

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam