Yıllarca "Bodrum dolu, Marmaris taşıyor, yerli turist nasıl olsa mecburen gelecek" anlayışıyla hareket eden işletmeler, bugün boş kalan şezlonglara bakıp kara kara düşünüyor.
Peki, işler nasıl bu noktaya geldi?
Mesele aslında çok basit:
Sürdürülebilir turizm akılla, makul fiyatla ve kaliteli hizmetle yapılır;
"Nasıl olsa gelirler" kurnazlığıyla değil.
Bir Türk ailesi yılda bir kez tatil hayali kuruyor, önüne çıkan rakamlar dudak uçuklatıyor.
Aynı aile burnunun dibindeki Yunan adalarına geçiyor, Mısır’a ya da Balkanlar’a gidiyor.
Hem uçağını hem otelini uygun fiyata getiriyor, kaliteli hizmet görüyor, güler yüzle karşılanıyor ve evine mutlu dönüyor.
Yanı başında aynı kalamar makul bir fiyata satılırken, bizde astronomik rakamlar talep edilince insan elbette soruyor:
"Ben kendi ülkemde neden bu kadar gözden çıkarıldım?"
Dünyada turizmi devasa bir sanayi haline getiren ülkelere bakalım.
İspanya, İtalya veya Yunanistan…
Bu ülkeler kriz zamanlarında da, turizmin tavan yaptığı dönemlerde daima kendi iç pazarını korur.
Kendi insanına sırtını dönen hiçbir ülke turizmde kalıcı bir başarı yakalayamaz.
Çünkü yabancı turist mevsimliktir, dönemseldir; kriz anında ilk vazgeçen o olur.
Kendi insanı ise o sektörün can damarıdır, omurgasıdır.
Turizm sadece dört duvardan ibaret bir oda satmak ya da plaja şezlong koymak değildir.
Turizm; misafirperverlik, adil fiyatlandırma ve uzun vadeli güven ilişkisidir.
"Sezon kısa, ne kazanırsam kârdır" mantığıyla hareket etmek, bindiği dalı kesmekten başka bir şey değildir.
Fiyat tutarsızlığı ve kalitesiz hizmet, en sonunda sadık müşteriyi başka rotalara kaçırır.
Bugün boş kalan masalar ve sessiz plajlar, aslında sektör için çok önemli bir ders barındırıyor:
İç pazarı hafife almak, kendi insanını küstürmek stratejik bir hatadır.
Geç de olsa bu hatadan dönmek, makul fiyat politikasına ve kaliteli hizmete odaklanmak Türk turizminin geleceği için tek çıkış yoludur.
Çünkü güven bir kere kaybedildi mi, geri kazanması yıllar alır.