Bir toplumun ekonomik gücü sadece ne kadar para kazandığıyla değil, aynı zamanda ne kadar tasarruf yapabildiğiyle de ölçülür. Çünkü tasarruf, geleceğe bırakılan güvence demektir. İnsanların kenara para koyabilmesi; yarınından umutlu olduğunu, ani bir sıkıntıda ayakta kalabileceğini düşündüğünü gösterir. Ancak son yıllarda Türkiye’de milyonlarca insan için tasarruf yapmak artık bir alışkanlıktan çok uzaklaştı. Hatta birçok aile için “ay sonunu getirmek” bile başlı başına büyük bir mücadele haline geldi.
Eskiden maaş alan insanlar önce bir miktar parayı kenara ayırır, geri kalanıyla ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Bugün ise tablo tersine döndü. İnsanlar önce temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor, ay sonunda para kalırsa tasarruf etmeyi düşünüyor. Çoğu zaman da geriye hiçbir şey kalmıyor. Çünkü gıda, kira, elektrik, doğal gaz, ulaşım ve eğitim gibi zorunlu harcamalar gelirlerin çok büyük kısmını yutuyor.
Özellikle dar gelirli vatandaş için tasarruf artık bir tercih değil, neredeyse imkânsız bir hedef haline geldi. Market fiyatlarının sürekli değişmesi, kiraların hızla yükselmesi ve faturaların her ay biraz daha ağırlaşması insanların bütçesini eritiyor. Maaşını alan bir vatandaş daha ayın ilk haftasında hesabının büyük bölümünü harcamış oluyor. Böyle bir ortamda insanların birikim yapmasını beklemek gerçekçi olmuyor.
Tasarruf davranışının bozulmasının en önemli nedenlerinden biri yüksek enflasyon. Çünkü enflasyon sadece fiyatları artırmıyor; insanların geleceğe olan güvenini de zedeliyor. Bugün elindeki paranın yarın daha az değerli olacağını düşünen vatandaş, “biriktireyim” demek yerine “hemen harcayayım” psikolojisine giriyor. Bu durum da toplumda uzun vadeli düşünme alışkanlığını zayıflatıyor.
Eskiden insanlar çocuklarının eğitimi, ev almak ya da emeklilik için yıllarca birikim yapardı. Şimdi ise birçok kişi kısa vadeli düşünmek zorunda kalıyor. Çünkü geleceği öngörmek zorlaşıyor. İnsanlar “yarın fiyatlar daha da artar mı?”, “işimi kaybeder miyim?”, “maaşım yetmeyecek hale gelir mi?” endişesiyle hareket ediyor. Böyle bir ekonomik atmosferde tasarruf kültürü giderek aşınıyor.
Bir diğer önemli sorun da kredi kartı ve borçlanma düzeninin günlük hayatın merkezine yerleşmesi. Eskiden insanlar borçlanmaktan çekinir, önce biriktirip sonra harcama yapardı. Günümüzde ise birçok vatandaş maaşı yetmediği için kredi kartına yüklenmek zorunda kalıyor. Market alışverişinden faturaya kadar pek çok temel ihtiyaç artık taksitle karşılanıyor. Bu durum kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede insanların gelirini daha başlamadan tüketiyor.
Özellikle genç kuşak açısından durum daha dikkat çekici. Yeni işe başlayan birçok genç için ev sahibi olmak ya da büyük bir birikim yapmak artık hayal gibi görülüyor. Çünkü gelir ile yaşam maliyeti arasındaki fark giderek açılıyor. Bu nedenle gençler “geleceğe yatırım” yerine “bugünü kurtarma” anlayışına yöneliyor. Tasarruf etmenin anlamını kaybettiğini düşünen genç sayısı artıyor.
Tasarruf davranışındaki bozulma sadece bireysel bir mesele değil, aynı zamanda ülke ekonomisini de doğrudan etkileyen bir sorun. Çünkü bir ülkede tasarruf oranı düştüğünde yatırım için gerekli kaynak da azalıyor. Ekonomi dış borca daha bağımlı hale geliyor. İç kaynak yetersiz kaldıkça üretim, yatırım ve büyüme süreçleri kırılganlaşıyor. Yani vatandaşın cebinde birikim olmaması, aslında ülkenin ekonomik dayanıklılığını da azaltıyor.
Bunun yanında toplumda psikolojik bir yorgunluk da oluşuyor. Sürekli geçim hesabı yapan insanlar geleceğe umutla bakmakta zorlanıyor. Tasarruf edememek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda moral bozucu bir durum yaratıyor. Çünkü insanlar emeklerinin karşılığını alamadığını hissetmeye başlıyor. Çalıştığı halde kenara para koyamayan vatandaş zamanla ekonomik sisteme olan güvenini kaybediyor.
Oysa tasarruf kültürü bir toplumun ekonomik hafızasıdır. İnsanlara güven veren, geleceğe hazırlayan önemli bir alışkanlıktır. Bunun yeniden güçlenebilmesi için öncelikle fiyat istikrarının sağlanması gerekiyor. İnsanların yarını öngörebildiği, gelirinin değerini koruyabildiği bir ekonomik ortam oluşmadan tasarruf alışkanlığını yeniden canlandırmak kolay görünmüyor.
Aynı zamanda gelir dağılımının iyileştirilmesi de büyük önem taşıyor. Çünkü sadece yüksek gelir grubunun tasarruf yapabildiği bir ekonomik yapı sağlıklı değildir. Geniş toplum kesimlerinin de küçük miktarlarda olsa bile birikim yapabilecek seviyeye ulaşması gerekir. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ortamda tasarruf çağrıları toplumda karşılık bulmuyor.
Sonuç olarak tasarruf davranışındaki bozulma, ekonomik sıkıntıların günlük hayata nasıl yansıdığını gösteren önemli bir işaret haline geldi. Bugün milyonlarca insan için mesele artık geleceğe yatırım yapmak değil, mevcut yaşamını sürdürebilmek. Eğer ekonomik istikrar güçlenir, alım gücü artar ve insanlar geleceğe daha güvenli bakabilirse tasarruf alışkanlığı da yeniden canlanabilir. Çünkü insanlar ancak kendini güvende hissettiğinde geleceği için birikim yapmaya başlar.