Hepimiz deprem ülkesinde yaşadığımızı biliyoruz; daha güvenli, sağlam evlerde oturmak da hepimizin ortak hayali.
Ama iş kentsel dönüşüme gelince ortalık bir anda düğümleniyor.
Kimse kımıldayamıyor.
Neden mi?
Çünkü ortada koskoca bir güvensizlik duvarı var.
Vatandaş "Ya müteahhit ortadan kaybolursa?", "Ya evim küçülürse veya sokakta kalırsam?" diye korkuyor.
Müteahhit ile daire sahibi karşı karşıya geliyor, komşu komşuyla anlaşamıyor.
Süreç mahkemelerde, tartışmalarda kilitlenip kalıyor.
Peki, bu işin tek yolu tekil binaları yıkıp "Aman ne olursa olsun" diyerek özel sektöre teslim etmek mi?
Tabii ki hayır.
Dünya bu işi çoktan başka bir boyuta taşıdı.
Mesela Japonya’daki Danbara örneğine veya Singapur modeline baktığımızda görüyoruz.
Bu iş sadece beton dökme işi değil, bir "ortak akıl ve yönetim" işidir.
Gelişmiş ülkelerde devlet, belediyeler ve halk ele ele verir; süreç şeffaf, tek elden ve güven verici yürütülür.
İnsanlar dönüşümün sadece yeni bir bina değil, daha iyi bir yaşam kalitesi olduğunu gördükleri an sürece zaten sahip çıkarlar.
İşte tam bu noktada, yerel yönetimlerin yani belediyelerin ve bakanlığa bağlı yapı kurumlarının bu işe el atması devasa bir çıkış yolu sunuyor.
Düşünün ki; işin içinde sadece kâr peşinde koşan özel şirketler değil, arkasında devletin ve belediyenin güvencesi olan kurumsal bir iş ortaklığı var.
Bu model hayata geçtiğinde, o "ya kandırılırsam?" korkusu kendiliğinden eriyip gidiyor.
Çünkü vatandaş arkasında resmi bir irade ve denetim mekanizması görüyor.
Üstelik olay sadece tek bir binayı yenilemekle de sınırlı kalmıyor.
Yapı İşleri Genel Müdürlüğü eliyle yürütülen ada bazlı (büyük parseller halindeki) dönüşümler sayesinde, binalar teker teker yenilenip risk saçmaya devam etmek yerine; otoparkı, yeşil alanı, çocuk parkı ve sosyal donatıları olan yepyeni mahallelere dönüşüyor.
"Peki bu kadar büyük işin altından parasal olarak nasıl kalkılacak?" dediğinizi duyar gibiyim.
İşte en can alıcı nokta burada başlıyor:
Uluslararası fonlar ve Habitat gibi destekler!
Kamu ve belediye güvencesiyle yürütülen bu projelere, Avrupa Birliği'nin yeşil mutabakat, enerji verimliliği ve iklim krizine dayanıklı şehirler için ayırdığı devasa dış kaynaklar hibe veya düşük faizli kredi olarak çekilebilir.
Normalde ne vatandaşın ne de tek başına bir müteahhidin altından kalkamayacağı bu mali yükler, bu uluslararası fonlar sayesinde hafifletilebilir.
Böylece kimse borç batağına saplanmaz.
Özetle; kentsel dönüşüm bir apartman kavgası olmaktan çıkıp, belediyelerin öncülüğünde, bakanlık desteğiyle, ada bazında ve dünya örneklerinde olduğu gibi şeffaf bir "uzlaşma sanatına" dönüşebilir.
Güvenin, ortak aklın ve dış kaynakların bir arada olduğu bu akıllı model, hepimizi güvenle uyuyacağımız yuvalara kavuşturmanın en güçlü ve somut yoludur.
Unutmayın; sağlam bir şehir, sadece tuğla ve demirden değil, doğru kurulmuş ortaklıklardan ve sağlam bir uzlaşmadan doğar.
Bu vesileyle 17 Ağustos Marmara Depreminde hayatını kaybedenleri rahmetle anıyoruz.