Bedenini hekimlere, ruhunu Tanrı bilimcilere, gelirini maliyecilere, sanat beğenisin eleştirmenlere, giyim kuşamını modacılara, evinin döşenmesini dekoratörlere, siyasal düşüncesini medya yorumcularına… emanet eden insanın o kadar çok yaşam taşeronu var ki, kendisi için geriye pek bir şey kalmıyor. Bu da bir tür yaşam yağmalanmasıdır.
Yağmacı ölümün yerini insanın kendi isteğiyle uzmanlara bırakması. Her şeyin uzmanı var, cin uzmanı bile. Yaşamın uzmanlarca sarıldığı bir çağda yaşıyoruz.
*** *** ***
Devlet bazen halk adına, bazen hem Hak hem halk adına konuşur. Halkın sesi, Hakk’ın sesi… Zavallı halk ve Hak hep susar, onlar adına o kadar konuşan var ki…
*** *** ***
Kendin yaratmadığın bir dünyada yaşıyorsun. Kendini ona uydurarak onun senin dünyan olmasını sağlayabilir misin?
*** *** ***
Bir dertten nasıl kurtulacağını düşünmeye, ona nasıl düşünüldüğünü düşünmek yardım eder, düşüş ve çıkış yolları aynı olsa bile. Bir sorunun yanıtını ararken de öyle davranmalı. Sorunun nereden geldiğine bakmalı. Soru dert açar. Sana sorulan soruyu kendi sorun haline getir. Soruyu uysallaştır, evcilleştir.
*** *** ***
Yukarıdaki anlatımlar Dünya Kültürü isimli kitaptan alıntılanmıştır (Yaşam Söylemleri-Ömer Naci Soykan) Konu soru olunca ben de kendi fikrimi birçok yazımda dile getirmiştim. Soru sormak elbette bir sanattır, ama bazen acıtır, bazen kışkırtır. Soruyu dinleyen kişinin tahammül gücünün olması gerekir. Aksi takdirde kendisi problem olur.
*** *** ***
Sağlığı tartışmalı insanlar
Çoğumuz akşam olunca televizyonun karşısına geçiyoruz. Şişkin mideler, yorgun bedenler ve tilkilerle dolu kafalarla adeta yığılıyoruz. Haberlerde “değişmezler” olarak;
a. Eşini bıçaklayan, uzuvlarını parçalayan, sokak ortasında döven, hakaret eden koca müsveddeleri,
b. Sokakta kavga çıkarıp birbirini yaralayan, çevreye hasar veren zıpçıktılar,
c. İçindeki yolcuları umursamadan hayatlarını hiçe sayarak belediye ve halk otobüslerinin şoförlerine saldıran dörtayaklılar,
d. Yaşlı, hamile, çocuklu, sakat, engelli ve gazi demeksizin korumasız hanımlara sokakları dar eden zebaniler çıkıyor karşımıza…
Aynı toplumun farklı tarafları
1.“Çılgın Türkler” olmak başka “çılgın toplum” olmak başka bir şeydir. Toplumumuz ikisini de aynı anlamda kabul eder gibi… “Saçları dikilmişlik” ise ikinciye kavrama daha yakın ve daha ağırlıklıdır. Barut fitili gibi yanma hızı yüksektir. Çalışma hayatım süresince ben bu kişilere tarak hediye ediyordum, tara şu kalkmış saçlarını diye…
2.Bir de aramızda insan olarak gezinen meczuplar ve her türlü naneyi bilerek ve isteyerek yiyip “elimde akıl hastanesinde yattığıma dair raporum var” diyenler vardır. Bunlar ruh hastası olduklarını söyleseler de değildirler, hepimizi hasta ederler.
Her iki grup da kırar döker, bağırır çağırır. İşler sükûnete erince ortak çıkış noktaları, “Ben ne yaptığımı biliyor muyum sanki?”, “Nasıl oldu anlayamadım” ve “Pişmanım” gibi aptalca konuşmalardır.
Sağlık deyince ne anlarız
Vücudunda halsizlik, ateş, kusma, iştahsızlık hisseden kişiye hemen “Doktora git, bir tahlil yaptır” deriz. Hiçbirimiz saçları dikilmişe veya meczuplara, “Bir psikoloğa git” demeyiz. Neden? Bu da bir kültür meselesi olarak çıkar karşımıza. Önce söyleyecek olan kişinin aklına psikolog gelmez, gelse de çekinir söyleyemez.
Oysa aynı karakterdeki kişiler asker ocağında söylenen her şeyi yaparlar. Kurallar bağlayıcıdır. Hesap verme durumuna düşerler. Örneğin; kayıt sırasında sağlık görevlisine saldıran kişi mahkemeye çıkarıldıktan sonra aynı yerde aynı görevin verilmesiyle çalıştırılabilir. Islah süresinin sonunda alacağı raporu mahkeme kabul etmezse aynı iş bir o kadar daha yaptırılabilir.