SON DAKİKA
reklam
reklam

KARARSIZLIK, KAYGI VE TÜKENMİŞLİK

Köşe Yazarı: Zafer ÖZCİVAN   Eklenme Tarihi: 26 Ağustos 2026, Çarşamba - 15:42   Okunma Sayısı:

Günümüz insanı artık en çok yorulduğu işlerden değil, en çok düşündüğü şeylerden tükeniyor. Sabah uyanır uyanmaz başlayan “Bugün ne yapacağım?”, “Doğru karar bu mu?”, “Ya yanlış yaparsam?” soruları gün boyu zihnin içinde dönüp duruyor. Akşam olduğunda ise ortada somut bir yorgunluktan çok, ağır bir zihinsel ve duygusal bitkinlik kalıyor. Kararsızlık, kaygı ve tükenmişlik duyguları artık tek tek değil, birbirine karışmış halde hayatın tam ortasında duruyor.

Bir zamanlar karar vermek daha basitti. İnsanların seçenekleri azdı, hayatın ritmi daha yavaştı. Şimdi ise her şeyin fazlası var: seçenek fazla, bilgi fazla, kıyas fazla, beklenti fazla… Ama garip bir şekilde huzur daha az. Çünkü seçenek çoğaldıkça doğruyu bulmak kolaylaşmıyor, tam tersine zorlaşıyor. İnsan, her seçeneğin içinde bir “kaçırılmış ihtimal” görmeye başlıyor. Birini seçtiğinde diğerlerinden vazgeçmiş olmanın ağırlığı, kararın kendisinden daha ağır hale geliyor.

Kararsızlık burada başlıyor. Basit bir alışverişten tutun da hayatı etkileyecek büyük kararlara kadar her şey uzayıp gidiyor. “Acaba en iyisi bu mu?”, “Biraz daha beklesem mi?”, “Belki sonra daha iyisi çıkar…” düşünceleri insanı sürekli bir bekleme haline sokuyor. O bekleme hali ise zamanla içten içe yoran bir zihinsel sıkışmaya dönüşüyor. Çünkü karar verememek, aslında bir şey yapmadan yorulmak demek.

Bu kararsızlık hali yalnızca bireysel bir durum değil, artık toplumsal bir ruh haline dönüşmüş durumda. İnsanlar sürekli karşılaştırma içinde yaşıyor. Sosyal medyada görülen hayatlar, başkalarının başarıları, hızlı ilerleyen yaşam hikâyeleri… Hepsi birer ölçü haline geliyor. Kendi hayatı yavaş gelen, eksik kalan, geride kalmış gibi hissediliyor. Böyle olunca kişi kendi kararlarına güvenmekte zorlanıyor. İç ses zayıflıyor, dış sesler güçleniyor.

Dış sesler güçlendikçe kaygı da büyüyor. Çünkü artık kararlar sadece “doğru mu yanlış mı” diye değil, aynı zamanda “başkaları ne düşünür” filtresinden geçiyor. Bu da insanın kendi hayatını yaşamasını zorlaştırıyor. Her seçim bir değerlendirme konusu haline geliyor. Her adım bir sınav gibi hissediliyor. Kaygı burada sessizce büyüyor; yüksek sesle bağırmıyor ama sürekli içten içe konuşuyor.

Kaygının en sinsi tarafı da budur zaten: Sürekli bir şey olacakmış hissi verir ama çoğu zaman ortada somut bir tehlike yoktur. İnsan sadece zihninde kurduğu senaryolarla mücadele eder. “Ya böyle olursa?”, “Ya işler kötü giderse?”, “Ya ben başaramazsam?” soruları bitmek bilmez. Bu sorulara cevap aradıkça zihin daha da yorulur. Böylece kişi çözüm üretmek yerine, olasılıkların içinde kaybolur.

Zamanla bu durum tükenmişliğe dönüşür. Tükenmişlik sadece fiziksel bir yorgunluk değildir; daha çok “iç enerjinin bitmesi” halidir. İnsan sabah kalktığında bile güne başlamak için bir neden bulmakta zorlanır. Yapılacak işler gözünde büyür, küçük adımlar bile ağır gelir. Eskiden keyif veren şeyler artık sadece “yapılması gerekenler listesi”ne dönüşür.

Tükenmişliğin en tehlikeli tarafı ise sessiz ilerlemesidir. Bir anda ortaya çıkmaz. Önce küçük bir isteksizlikle başlar. Sonra ertelemeler artar. Ardından dikkat dağınıklığı, tahammülsüzlük ve içe kapanma gelir. Kişi çevresine “iyiyim” demeye devam eder ama iç dünyasında sürekli bir boşluk hissi taşır.

Bugün birçok insan bu üçlü döngünün içinde yaşıyor: Kararsızlık, kaygı ve tükenmişlik birbirini besliyor. Kararsızlık kaygıyı artırıyor, kaygı tükenmişliği büyütüyor, tükenmişlik ise yeniden kararsızlığı besliyor. Böyle bir döngü içinde insan, kendi hayatının direksiyonunda olmadığını hissetmeye başlıyor.

Peki bu döngü neden bu kadar yaygınlaştı?

Birincisi, hız çağında yaşıyoruz. Her şey hızlı: bilgi hızlı, haber hızlı, başarı hikâyeleri hızlı… Ama insan zihni aynı hızda değil. Zihin, sindirmek ve anlamak için zamana ihtiyaç duyar. Sürekli hız baskısı altında kalan zihin ise yorulur, karışır ve karar veremez hale gelir.

İkincisi, mükemmel olma baskısıdır. Artık “iyi” olmak yetmiyor, “en iyi” olmak gerekiyor gibi bir algı var. Bu da her kararı ağırlaştırıyor. İnsan, sıradan bir seçim bile yapsa bunun yeterli olup olmadığını sorguluyor. Mükemmeliyet arayışı, hayatı kolaylaştırmıyor; tam tersine kilitliyor.

Üçüncüsü ise sürekli maruz kalma halidir. Bildirimler, mesajlar, haberler, sosyal medya akışı… Zihin hiçbir zaman tam anlamıyla sessiz kalamıyor. Sessizlik olmayınca iç ses de netleşemiyor. İç ses netleşmeyince kararlar bulanıklaşıyor.

Tüm bunların sonucunda insan, kendi iç dünyasından uzaklaşıyor. Oysa karar vermek, sadece dış dünyaya değil, iç dünyaya da kulak vermekle ilgilidir. Kaygıyı tamamen yok etmek mümkün değildir ama onunla birlikte yaşamayı öğrenmek mümkündür. Tükenmişlik de bir anda oluşmadığı gibi bir anda çözülmez; ama fark edilirse geri dönüşü olan bir süreçtir.

Belki de en önemli adım, sürekli “doğru karar” arayışını biraz yavaşlatmaktır. Çünkü hayatın içinde her şey kesin ve net değildir. Bazen alınan kararlar mükemmel olmaz ama yine de yeterince iyidir. Ve çoğu zaman insanı ileri götüren şey, en doğru karar değil, verilen karardır.

Kararsızlık azalınca zihin biraz nefes alır. Kaygı azaldıkça düşünceler sadeleşir. Tükenmişlik azaldıkça insan yeniden küçük şeylerden keyif almaya başlar. Bir kahvenin kokusu, kısa bir yürüyüş, sessiz bir an bile yeniden anlam kazanır.

Bugünün en büyük ihtiyacı belki de budur: daha çok düşünmek değil, biraz daha sadeleşmek. Daha çok seçenek değil, daha net bir yön. Daha çok hız değil, biraz daha iç denge.

Çünkü insan en çok, kendi içinde durabildiği yerde toparlanır.

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam