SON DAKİKA
reklam
reklam

Ev Sahipliğinde Türkiye Dünya Sıralamasında Gerilerde

Köşe Yazarı: Zafer ÖZCİVAN   Eklenme Tarihi: 13 Eylül 2026, Pazar - 13:43   Okunma Sayısı:

Ev sahibi olmak, Türkiye’de uzun yıllardır yalnızca barınma ihtiyacını karşılayan bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik güvenliğin ve geleceğe yatırım yapmanın en önemli göstergelerinden biri olarak görülüyor. Ancak son yıllarda konut fiyatlarında yaşanan hızlı yükseliş, yüksek kredi maliyetleri, gelirlerin konut fiyatları karşısında yetersiz kalması ve özellikle büyükşehirlerde artan kira bedelleri, vatandaşın ev sahibi olmasını giderek zorlaştırıyor.

2026 yılında açıklanan uluslararası verilere göre Türkiye’nin ev sahipliği konusunda dünya ülkeleri arasındaki konumu da bu tabloyu açık biçimde ortaya koyuyor. OECD'nin karşılaştırmalı verilerine göre Türkiye, yaklaşık yüzde 55,7'lik ev sahipliği oranıyla 44 ülke arasında 39. sırada bulunuyor. OECD ortalaması ise yüzde 70,1 seviyesinde. Başka bir ifadeyle Türkiye’de insanların kendi evinde yaşama oranı OECD ortalamasının yaklaşık 14,4 puan altında kalıyor. 

Avrupa’da da tablo Türkiye lehine değil

Avrupa Birliği ülkelerine baktığımızda da Türkiye’nin konut sahipliği açısından üst sıralarda olmadığını görüyoruz. Eurostat verilerine göre 2024 yılında AB nüfusunun yüzde 68’i kendi evinde yaşarken yüzde 32’si kiracı durumundaydı. Romanya’da ev sahipliği oranı yüzde 94, Slovakya’da yüzde 93, Macaristan’da ise yüzde 92 seviyesine ulaşıyor. Buna karşılık Almanya’da nüfusun çoğunluğu kiracı. 

Türkiye’nin oranı ise yaklaşık yüzde 57 düzeyinde. TÜİK'in 2025 verilerine göre fertlerin yüzde 57,1’i oturduğu konutun sahibi olurken yüzde 27’si kiracı. Ayrıca yüzde 15’lik kesim kendi konutunda yaşamamasına rağmen kira ödemiyor. 

Burada önemli bir ayrıntıya dikkat etmek gerekiyor. Farklı kurumların kullandığı tanımlar, yıllar ve hesaplama yöntemleri nedeniyle oranlarda küçük farklılıklar görülebiliyor. Ancak bütün verilerin ortak mesajı değişmiyor: Türkiye’de konut sahipliği oranı yüksek gelirli ülkelerin ve OECD ortalamasının gerisinde.

Konut fiyatları ile gelir arasındaki makas açıldı

Bence Türkiye açısından asıl tartışılması gereken konu sadece ev sahibi olanların oranı değil, insanların kaç yaşında ve hangi şartlarda ev sahibi olabildiğidir.

Çünkü bugün genç bir vatandaşın konut sahibi olabilmesi için yalnızca düzenli bir gelire sahip olması yeterli olmayabiliyor. Konut fiyatlarının ücretlere göre çok daha hızlı yükselmesi, peşinat biriktirmeyi zorlaştırıyor. Bunun üzerine yüksek kredi maliyetleri eklendiğinde, orta gelirli bir ailenin uzun vadeli konut kredisi kullanarak ev alması oldukça güç hale geliyor.

Nitekim 2026 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre Türkiye’de ilk kez ev alanların ortalama yaşı 34,1 olarak hesaplandı. Avrupa ortalaması ise 31,3. Türkiye’de 35 yaşına kadar ilk evini alanların oranının yüzde 56’da kalması da konuta erişimde yaşanan güçlüğü gösteren önemli göstergelerden biri. 

İnşaat arttı ama ev sahibi sayısı neden aynı hızda artmadı?

Türkiye uzun yıllardır güçlü bir inşaat sektörüne sahip. Yeni konut projeleri, toplu konutlar, rezidanslar ve büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleri ülkenin birçok bölgesinde konut stokunu artırdı.

Ancak burada önemli bir ekonomik çelişki ortaya çıkıyor. Konut üretiminin artması, otomatik olarak vatandaşın konut sahibi olacağı anlamına gelmiyor.

Çünkü konutun fiyatı ile vatandaşın satın alma gücü arasında büyük bir fark oluştuğunda, yeni yapılan evler daha çok yatırım aracı haline gelebiliyor. Özellikle büyükşehirlerde arsa maliyetlerinin yükselmesi, inşaat girdilerindeki artış ve finansman maliyetleri yeni konutların fiyatlarını yukarı çekiyor.

Bu nedenle konut politikalarının yalnızca "kaç konut yapıldı?" sorusuna değil, "kaç kişi bu konutları satın alabildi?" sorusuna da cevap vermesi gerekiyor.

Kiracılık artık sadece geçici bir dönem değil

Türkiye’de kiracılık da giderek daha uzun süreli bir yaşam biçimine dönüşüyor. Özellikle gençler, yeni evlenen çiftler ve büyükşehirlerde çalışan dar ve orta gelirli vatandaşlar açısından kira ödemek önemli bir bütçe kalemi haline geldi.

Kira fiyatlarının yüksek olması ise sadece konut sektörünü değil, genel ekonomiyi de etkiliyor. Hane halkının gelirinin daha büyük bölümünün kiraya gitmesi, gıda, eğitim, sağlık, ulaşım ve diğer tüketim harcamalarına ayrılabilecek kaynağı azaltıyor.

Bu durum ekonomide çarpan etkisi yaratıyor. Vatandaşın konut gideri yükseldikçe diğer sektörlerdeki tüketim zayıflayabiliyor. Dolayısıyla konut meselesi artık sadece sosyal politika değil, aynı zamanda makroekonomik bir mesele haline gelmiş durumda.

Çözüm sadece kredi vermek değil

Türkiye’nin ev sahipliği oranını yükseltmek için yalnızca daha fazla konut kredisi kullandırılması yeterli olmayacaktır. Çünkü kredi imkânının artması, konut arzı sınırlı olduğu sürece fiyatları da yukarı taşıyabilir.

Bunun yerine dar ve orta gelirli vatandaşlara yönelik uygun fiyatlı sosyal konut üretiminin artırılması, arsa maliyetlerinin düşürülmesi, kiralık sosyal konut modelinin geliştirilmesi, ilk kez ev alacaklara uzun vadeli ve sürdürülebilir finansman sağlanması gerekiyor.

Ayrıca konutun yatırım aracı olmasının yanında öncelikle barınma hakkının temel unsuru olduğu unutulmamalı.

Sonuç olarak Türkiye’de ev sahipliği oranının yüzde 57 civarında bulunması, ülkenin konut politikasında yeni bir döneme ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Dünya ve OECD karşılaştırmaları, Türkiye’nin bu alanda daha yukarı çıkabileceğini ortaya koyuyor.

Bana göre önümüzdeki dönemde başarının ölçüsü sadece inşaat sektörünün büyüklüğü veya satılan konut sayısı olmamalı. Asıl başarı, gençlerin daha erken yaşta, dar ve orta gelirli ailelerin ise erişilebilir maliyetlerle konut sahibi olabilmesi olacaktır. Konut fiyatları ile vatandaşın geliri arasındaki makas kapatılmadığı sürece, yeni konut projelerinin artması bile ev sahibi olma hayalini herkes için kolaylaştırmayacaktır.

Kaynak: Euronews

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam