Borsada yaşanan sert hareketler yalnızca hisse senedi yatırımcısını ilgilendiren bir konu değildir. Borsa İstanbul'daki dalgalanmalar, yabancı yatırımcı davranışı, döviz talebi, Türk lirasının seyri ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) rezervleri açısından da önem taşıyor. Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor: Borsadaki her düşüş doğrudan Merkez Bankası rezervlerinin azalması anlamına gelmez.
Bugün asıl mesele, borsadaki hareketin arkasında nasıl bir sermaye hareketi olduğudur.
TCMB'nin 17 Eylül'de yayımladığı Para Politikası Kurulu toplantı özetine göre, 24 Temmuz'dan 4 Eylül'e kadar Merkez Bankası'nın brüt uluslararası rezervleri 21,6 milyar dolar artarak 184,2 milyar dolara yükseldi. Aynı dönemde toplam net portföy girişi 1,1 milyar dolar olurken bunun 1,3 milyar doları Devlet İç Borçlanma Senetleri piyasasına girişten, 0,1 milyar doları ise hisse senedi piyasasındaki çıkıştan kaynaklandı.
Bu rakam bize önemli bir şey söylüyor: Hisse senedi piyasasından sınırlı bir yabancı çıkışı yaşanırken bile toplam rezervlerde artış görülebiliyor.
Dolayısıyla borsadaki kriz ile rezerv arasındaki ilişkiyi tek başına borsa endeksine bakarak değerlendirmek doğru değil.
Benim burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şu: Türkiye ekonomisinde güven meselesi finans piyasalarının bütününü birbirine bağlıyor. Yabancı yatırımcı borsadan çıkarken parasını Türkiye'den tamamen çıkarabilir, tahvil piyasasına geçebilir veya döviz pozisyonunu değiştirebilir. Bu tercihler birbirinden çok farklı sonuçlar doğurur.
Örneğin yabancı yatırımcı Borsa İstanbul'daki hisselerini satarak elde ettiği TL'yi yeniden dövize çevirip Türkiye dışına çıkarırsa, döviz piyasasında talep oluşur. Merkez Bankası'nın kurdaki oynaklığı sınırlamak amacıyla likidite ve rezerv araçlarını kullanması gerekebilir. Böyle bir süreç rezervler üzerinde baskı oluşturabilir.
Ama yatırımcı hisseden çıkıp devlet tahviline geçerse tablo farklıdır. Nitekim son dönemde hisse senedi piyasasından çıkışa karşılık tahvil piyasasına giriş gerçekleşmesi bunun somut bir örneğidir.
Bu nedenle "borsa düştü, rezervler eridi" şeklindeki basit bir yorum ekonomik gerçekliği tam olarak yansıtmaz.
Bununla birlikte borsada uzun süreli ve güven kaybına dayalı bir satış dalgası oluşursa risk büyür. Çünkü borsa, ekonominin geleceğine ilişkin beklentilerin önemli göstergelerinden biridir. Şirketlerin değerlemelerinin düşmesi, sermaye girişlerinin yavaşlaması ve yabancı yatırımcıların risk iştahının azalması finansal koşulları zorlaştırabilir.
Üstelik küresel ortam da bugün oldukça hassas. TCMB, son toplantı özetinde jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek ve dalgalı seyrettiğine, enerji arzı ve tedarik zincirlerindeki belirsizliklerin devam ettiğine dikkat çekiyor. Bu gelişmeler Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde döviz ihtiyacını artırabilecek bir faktör oluşturuyor.
Dolayısıyla borsadaki dalgalanmayı sadece Borsa İstanbul'un kendi iç dinamikleriyle değerlendirmemek gerekiyor.
Rezervler açısından bir başka önemli konu da rezervin niteliği. Brüt rezerv rakamının yüksek olması elbette önemlidir; ancak rezervlerin ne kadarının kullanılabilir olduğu, kısa vadeli döviz yükümlülükleri ve swap işlemleri gibi unsurlar da birlikte değerlendirilmelidir. TCMB zaten uluslararası rezerv ve döviz likiditesi istatistiklerinde resmi döviz varlıkları ile kısa vadeli döviz yükümlülüklerini birlikte yayımlıyor.
Ben ekonomide rakamlara bakarken özellikle bu nedenle tek bir göstergeye takılmamak gerektiğini düşünüyorum.
Borsa krizinin rezervlere etkisini anlamak için üç göstergeyi birlikte izlemek gerekiyor: yabancı sermaye hareketleri, döviz piyasasındaki gelişmeler ve Merkez Bankası'nın rezerv değişimi.
Eğer borsadaki satışlar yoğunlaşır ancak para tahvillere veya TL cinsi diğer finansal araçlara yönelirse rezerv açısından etkisi sınırlı kalabilir. Buna karşılık hisse satışları döviz talebine dönüşür ve sermaye çıkışı hızlanırsa rezervler üzerindeki baskı artabilir.
TCMB'nin 17 Eylül'de finansal piyasalardaki gelişmeler nedeniyle likidite imkanlarını gözden geçirdiğini açıklaması da finansal piyasaların yakından izlendiğini gösteriyor. Bankalara sağlanan likidite imkanlarının gerektiğinde artırılabileceği, bankaların TCMB nezdindeki borçlanma limitlerinin yeniden düzenlenebileceği ve teminat iskonto oranlarının gözden geçirileceği açıklandı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur: Rezervler yalnızca borsadaki yükseliş veya düşüşten etkilenmez. Cari denge, dış ticaret, enerji ithalatı, portföy hareketleri, döviz mevduatları, dış borç ödemeleri ve küresel sermaye koşulları da rezervlerin seyrinde belirleyicidir.
Üstelik son veriler, rezervlerin şu aşamada yalnızca borsa kaynaklı bir baskı altında olmadığını gösteriyor. TCMB'nin brüt rezervleri 4 Eylül itibarıyla 184,2 milyar dolara ulaşmış durumda.
Benim açımdan asıl dikkat edilmesi gereken konu bundan sonraki süreçtir.
Borsadaki dalgalanma geçici bir piyasa hareketi olarak kalırsa rezervler üzerindeki etkisi sınırlı olabilir. Fakat borsa satışları kur baskısı, yabancı sermaye çıkışı ve güven kaybıyla birleşirse o zaman mesele yalnızca yatırımcının zarar etmesi olmaktan çıkar; finansal istikrar açısından daha geniş bir konuya dönüşür.
Türkiye ekonomisinin önündeki en önemli hedeflerden biri bu nedenle rezervleri artırırken aynı zamanda rezervlere duyulan ihtiyacı azaltacak kalıcı bir ekonomik yapı oluşturmaktır.
Çünkü güçlü rezerv yalnızca Merkez Bankası'nın kasasındaki rakam değildir. Asıl güç; dış finansman ihtiyacının azalması, ihracatın artması, enerji faturasının düşmesi, cari dengenin sürdürülebilir hale gelmesi ve yatırımcının Türkiye ekonomisine güven duymasıdır.
Borsa düşebilir, yükselebilir. Piyasaların doğasında bu vardır. Önemli olan, borsadaki dalgalanmanın ekonominin diğer alanlarına ne ölçüde yayıldığıdır.
Bugün için rakamlar rezervlerde belirgin bir toparlanmaya işaret ediyor. Bundan sonraki dönemde ise gözümüz yalnızca BIST 100 endeksinde değil, yabancı sermaye hareketlerinde, döviz talebinde ve TCMB rezervlerinin kompozisyonunda olmalı.
Çünkü borsadaki kriz bazen borsada kalır; bazen de ekonominin diğer damarlarına yayılır. Aradaki farkı belirleyen ise güven, sermaye hareketleri ve ekonomik temellerdir.