Girişimcilik denildiğinde aklımıza genellikle yeni bir fikir, farklı bir ürün, yenilikçi bir hizmet ve risk alarak iş kurmak gelir. Ancak günümüzde girişimcilik dünyasının önemli tartışma konularından biri de “kopyacılık” meselesidir. Bir girişimcinin başka bir işletmenin başarılı ürününü, iş modelini veya pazarlama yöntemini örnek alması nerede sona erer, doğrudan taklit nerede başlar? İşte asıl tartışılması gereken nokta budur.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: İş dünyasında hiçbir fikir tamamen boşlukta ortaya çıkmaz. Girişimciler daha önce yapılmış işlerden, tüketici davranışlarından, teknolojik gelişmelerden ve rakiplerinden etkilenir. Bir işletmenin başarılı uygulamasını incelemek, ondan ders çıkarmak ve daha iyi bir model geliştirmek girişimciliğin doğal bir parçasıdır. Ancak burada “esinlenmek” ile “kopyalamak” arasındaki çizginin korunması gerekir.
Benim açımdan girişimciliğin temelinde farklılaşma vardır. Eğer bir girişimci piyasada bulunan bir ürünü veya hizmeti hiçbir değişiklik yapmadan taklit ediyor, yalnızca ambalajını, ismini ya da küçük ayrıntılarını değiştirerek tüketicinin karşısına çıkıyorsa burada gerçek anlamda bir girişimcilikten söz etmek zorlaşır. Çünkü girişimcinin görevi yalnızca mevcut olanı tekrar etmek değil, mevcut olana yeni bir değer katmaktır.
Kopyacılık ilk bakışta girişimciye önemli bir avantaj sağlayabilir. Başkasının denediği ve piyasada karşılık bulduğu bir model vardır. Böylece girişimci sıfırdan bir pazar oluşturmak zorunda kalmaz. Tüketicinin ne istediğine ilişkin belirli bir bilgi de hazırdır. Ancak bu avantajın önemli bir riski bulunmaktadır. Kopyalanan işletme kendisini sürekli yenilerken taklit eden işletme aynı yerde kalırsa, zaman içerisinde rekabet gücünü kaybedebilir.
Üstelik günümüz tüketicisi artık yalnızca ürün satın almıyor. Markanın hikâyesine, güvenilirliğine, müşteri deneyimine ve yenilikçiliğine de bakıyor. Bu nedenle sadece başarılı bir işletmenin dış görünüşünü taklit etmek uzun vadede yeterli olmayabilir.
Kopyacılığın bir başka boyutu ise hukuki konulardır. Marka, logo, tasarım, yazılım, patent, telif hakkı ve ticari sır gibi alanlarda başkasının hakkını ihlal etmek ciddi sonuçlar doğurabilir. Girişimcilerin “Nasıl olsa piyasada herkes yapıyor” düşüncesiyle hareket etmesi doğru değildir. Bir başkasının fikrinden ilham almak başka, başkasının hukuken korunan eserini veya ticari değerini izinsiz kullanmak başka bir konudur.
Burada girişimcilerin özellikle dikkat etmesi gereken konu fikri ve sınai mülkiyet haklarıdır. Bir işletme kurulmadan önce marka araştırması yapılmalı, kullanılacak isim ve logonun başkalarının haklarıyla çakışıp çakışmadığı kontrol edilmelidir. Ürün veya teknoloji geliştiriliyorsa patent ve tasarım hakları da araştırılmalıdır. Çünkü iş kurmanın heyecanıyla atılan küçük bir adım, ilerleyen dönemde ciddi bir hukuki ve finansal maliyete dönüşebilir.
Bununla birlikte kopyacılığı tamamen kötü bir kavram olarak görmek de doğru değildir. Dünyanın birçok ülkesinde girişimciler başarılı iş modellerini inceleyerek kendi pazarlarına uyarlamaktadır. Burada önemli olan, kopyalanan modelin üzerine yeni bir değer koyabilmektir. Başkasının yaptığı bir uygulamayı daha hızlı, daha ucuz, daha kaliteli, daha ulaşılabilir veya daha müşteri odaklı hale getirmek de girişimcilik açısından anlamlı olabilir.
Örneğin bir girişimci piyasadaki bir teslimat sistemini inceleyebilir. Ancak bunun aynısını yapmak yerine teslimat süresini azaltabilir, yapay zekâ ile rota optimizasyonu gerçekleştirebilir, müşteri iletişimini geliştirebilir veya çevreye daha az zarar veren bir lojistik sistemi kurabilir. İşte burada basit bir taklitten ziyade yenilikçi bir yaklaşım ortaya çıkar.
Ekonominin gelişmesi açısından da bu ayrım önemlidir. Sürekli taklit eden bir ekonomi, başkalarının ürettiği teknolojilere ve iş modellerine bağımlı kalabilir. Buna karşılık yenilik üreten, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapan, markalar oluşturan ve kendi teknolojisini geliştiren girişimciler ekonominin rekabet gücünü artırır.
Türkiye açısından baktığımızda da girişimcilik ekosisteminin yalnızca şirket sayısını artırmaya değil, nitelikli ve yenilikçi şirketler oluşturmaya odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Girişimcinin başarısını yalnızca ne kadar hızlı büyüdüğüyle değil ne kadar özgün değer ürettiğiyle de değerlendirmek gerekir.
Burada yatırımcıların da önemli bir sorumluluğu vardır. Bir girişimin iş modeline bakarken yalnızca kısa vadeli büyüme rakamlarına değil, fikrin sürdürülebilirliğine, teknolojik altyapısına, fikri mülkiyet durumuna ve farklılaşma kapasitesine de bakılmalıdır. Çünkü kolay kopyalanabilen bir iş modeli, uzun vadede güçlü bir rekabet avantajı oluşturmayabilir.
Sonuç olarak girişimcilikte kopyacılık ile yenilikçilik arasındaki sınırın doğru anlaşılması gerekiyor. Başkasından öğrenmek, dünyadaki başarılı örnekleri incelemek ve bunları kendi şartlarımıza uyarlamak girişimciliğin doğal bir parçasıdır. Fakat doğrudan taklit etmek, başkasının emeğinden izinsiz yararlanmak ve farklı bir değer üretmeden aynı modeli pazara sunmak girişimciliğin ruhuyla bağdaşmaz.
Benim düşünceme göre gerçek girişimci, “Bunu kim yaptı?” sorusundan sonra “Ben bunu nasıl daha iyi yapabilirim?” sorusunu soran kişidir. Çünkü rekabetin olduğu bir piyasada taklitçi olmak kısa süreli bir fırsat sağlayabilir; ancak kalıcı başarı için yenilik, kalite, güven ve farklılaşma şarttır.
Ekonomilerin geleceğini yalnızca çok sayıda şirket kurulması değil, bu şirketlerin ne kadar özgün fikir ürettiği belirleyecektir. Bu nedenle girişimcilerimize verilecek en önemli mesajlardan biri şudur: Başkalarından öğrenin, başarılı modelleri inceleyin, ancak kendi değerinizi mutlaka ortaya koyun. Çünkü girişimciliğin gerçek anlamı, başkasının izinden yürümek değil, gerektiğinde yeni bir yol açabilmektir.