SON DAKİKA
reklam
reklam

İnsanca Yaşamanın Bedeli

Köşe Yazarı: Zafer ÖZCİVAN   Eklenme Tarihi: 5 Ekim 2026, Pazartesi - 13:55   Okunma Sayısı:

İnsanca yaşamak artık yalnızca bir hayat standardı meselesi değil, giderek ekonomik bir mücadeleye dönüşmüş durumda. İnsanların çalışmasına, üretmesine, vergi vermesine ve ülke ekonomisine katkı sağlamasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir tablo ortaya çıkarıyor.

Bugün “insanca yaşamak” dediğimizde aklımıza yalnızca karın doyurmak gelmemeli. İnsanca yaşamak; yeterli ve sağlıklı beslenebilmek, başını sokacak güvenli bir eve sahip olmak, çocuklarının eğitim masraflarını karşılayabilmek, sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek, ulaşım giderlerini ödeyebilmek, zaman zaman sosyal ve kültürel faaliyetlere katılabilmek ve geleceğe dair bir miktar umut taşıyabilmek demektir.

Peki bunun bedeli nedir?

Asıl tartışılması gereken soru budur.

Çünkü gelirler ile giderler arasındaki makas açıldıkça, çalışan kesimin önemli bir bölümü ay sonunu getirebilmek için daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Buna rağmen elinde kalan para azalıyor. Maaş artışı yapılırken yalnızca nominal rakamlara bakmak ise gerçeği gizleyebiliyor. Önemli olan maaşın kaç lira arttığı değil, o maaşla kaç kilo et, kaç litre süt, kaç metrekare konut veya kaç aylık kira ödenebildiğidir.

Özellikle konut giderleri, insanca yaşamanın önündeki en büyük engellerden biri haline geldi. Bir çalışanın gelirinin önemli bölümünü kira ve zorunlu faturalar götürüyorsa, geriye gıda, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer ihtiyaçlar için çok sınırlı bir kaynak kalıyor. Böyle bir ortamda tasarruf yapmak neredeyse imkânsız hale geliyor.

Daha da önemlisi, bu tablo yalnızca düşük gelirli vatandaşları ilgilendirmiyor. Orta gelir grubunda yer alan milyonlarca insan da yaşam maliyetlerindeki artış nedeniyle ekonomik baskı altında. Daha önce rahatlıkla karşılayabildiği bazı harcamalardan vazgeçen, tatilini erteleyen, otomobilini yenilemeyen, çocuklarının bazı ihtiyaçlarını öteleyen ve geleceğe yönelik yatırımlarını durduran bir toplum ortaya çıkıyor.

Burada en önemli konu satın alma gücüdür.

Enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde gelir artışlarının ne kadarının gerçek anlamda refah artışı sağladığına bakmak gerekir. Eğer ücret yüzde 30 artıyor ancak vatandaşın temel harcamaları bundan daha hızlı yükseliyorsa, kağıt üzerinde bir gelir artışı vardır ama gerçekte yaşam standardında bir iyileşme yoktur.

Benim açımdan ekonominin başarısını değerlendirirken en önemli göstergelerden biri de budur.

Bir ekonomide büyüme olabilir, ihracat artabilir, sanayi üretimi yükselebilir, borsa değer kazanabilir. Bunların tamamı önemlidir. Ancak vatandaşın mutfağındaki yangın devam ediyorsa, büyümenin toplumun tamamına nasıl yansıdığını ayrıca sorgulamak gerekir.

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonominin merkezinde insan vardır.

İnsanca yaşamanın bedelini düşürmenin yolu ise yalnızca ücretleri artırmaktan geçmez. Ücret artışları elbette önemlidir ancak kalıcı çözüm için enflasyonun düşürülmesi, konut arzının artırılması, gıda fiyatlarında istikrar sağlanması, enerji ve ulaşım maliyetlerinin kontrol altında tutulması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin vatandaş üzerindeki yükünün azaltılması gerekir.

Özellikle gıda enflasyonu üzerinde daha fazla durmamız gerekiyor. Çünkü dar gelirli vatandaş gelirinin çok büyük bölümünü temel ihtiyaçlara harcıyor. Geliri yüksek olan bir vatandaş fiyat artışını belirli ölçüde tolere edebilirken, düşük gelirli vatandaş aynı artış karşısında doğrudan yaşam standardını düşürmek zorunda kalıyor.

Bir başka önemli konu da emekliler.

Yıllarca çalışan, prim ödeyen ve ekonomiye katkı sağlayan insanların emeklilik döneminde temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli hesap yapmak zorunda kalması sosyal açıdan kabul edilmesi zor bir durumdur. Emeklilik, insanın hayatının son dönemini huzur içinde geçirebilmesi gereken bir dönem olmalıdır.

Aynı şekilde gençlerin de geleceğe ilişkin beklentileri önemlidir. Bir genç çalışmasına rağmen ev kuramıyor, konut sahibi olamıyor, eğitimini sürdüremiyor veya ekonomik nedenlerle hayallerini sürekli erteliyorsa burada yalnızca bireysel bir sorun değil, toplumsal bir sorun vardır.

İnsanca yaşamanın bedeli yükseldikçe toplumun psikolojisi de değişiyor. İnsanlar daha fazla çalışıyor ama daha az gelecek planı yapıyor. Daha fazla kazanmak için daha fazla borçlanıyor, borçlandıkça gelirinin önemli bölümünü faiz ve taksitlere ayırıyor. Böylece ekonomik hayat bir döngüye dönüşüyor.

Bu nedenle hedefimiz yalnızca enflasyonu düşürmek olmamalı. Asıl hedef, vatandaşın satın alma gücünü kalıcı biçimde artırmak olmalıdır.

Bunun yolu üretimden, verimlilikten, teknolojiden, eğitimden, rekabetten ve adil gelir dağılımından geçiyor. Üretmeden yalnızca para politikalarıyla vatandaşın refahını artırmak mümkün değildir.

Sonuç olarak insanca yaşamak lüks değildir. Sağlıklı beslenmek, güvenli bir evde yaşamak, çocuklarının geleceği için endişelenmemek, yılda birkaç gün dinlenebilmek ve yaşlandığında yoksulluk korkusu yaşamamak herkesin hakkıdır.

Ekonomik politikaların nihai amacı da zaten budur.

Rakamlar ne kadar güzel görünürse görünsün, eğer vatandaş “Bu gelirle nasıl geçineceğim?” diye düşünüyorsa ekonomi yönetiminin önünde hâlâ çözülmesi gereken önemli sorunlar var demektir.

Bence artık tartışmamız gereken soru “Ekonomi ne kadar büyüdü?” kadar, “Bu büyümeden vatandaşın hayatına ne kadar refah yansıdı?” sorusudur.

Çünkü gerçek kalkınma, insanların yalnızca daha fazla kazanması değil, kazandıklarıyla insanca yaşayabilmesidir.

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam