İstanbul’un arkeolojik bulgu ve yapı kalıntıları Antikçağ’a kadar iner. 18’inci yüzyıla kadar büyük ölçüde sur içinde yoğunlaşan mimari eserler, bu tarihten itibaren Boğaz kıyılarına doğru yayılmıştır.
Uzun süre Topkapı Sarayı’nda yaşayan Osmanlı sultanları Kâğıthane, Üsküdar ve Ihlamur gibi semtlerde köşkler yaptırmışlardır. 19’uncu yüzyıl ortalarına doğru İstanbul’da oturan Avrupalıların tercih ettikleri Boğaziçi, sultanların da dikkatini çekmiştir.
1850’de Abdülmecid’in eski sarayı terk etmesiyle Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, arkasından sadrazam, vezir, nazır ve varlıklı kişilerin sahilhaneleri ve kıyı camileri kıyı boyunca yer almaya başladı…
Beyoğlu
Şu Beyoğlu dedikleri yer gerçekten bir sosyal laboratuvar… Turistler, başı açıklar, başı kapalılar, kenarda bira veya şarap içenler… Simitçiler köşe başlarını parsellemiş, biri diğerinin egemenlik sahasına giremiyor. Boyacılar, çakmak gazı satıcıları da öyle.
Bir başka köşede çıplak ayaklarıyla yere basan saçı sakalı birbirine karışmış, pejmürde kıyafetli bir genç dileniyor. Uzaktan izlediğim kadarıyla yerden topladığı sigara izmaritlerini biriktiriyor. Avucunun içine sakladığı bir izmariti de içiyor.
Paşabahçe
Paşabahçe ile ilgili birkaç yazı yazmıştım. Orası benim doğduğum yer… Emeklediğim, topa ilk tekmeyi attığım, saklambaç oynadığım, çamaşır yıkama günlerinde anneme Safiye Sultan Çeşmesi’nden su taşıdığım semtim… İlkokulu orada bitirmiştim. Dedem vefat ettiğinde 4’üncü sınıftaydım. Karnelerimi hâlâ saklıyorum.
Paşalara ait bahçelerden ismini alan bu semtte o eski bahçeler ve yalılar belki yine var; ama duvarlarla çevrilmiş. Adı, bilmem ne paşa yalısıdır da biz onu hiç görmeyiz, yerini de bilmeyiz. Beykoz Belediyesi, Beyoğlu’nda eski binaların adının yazıldığı gibi Paşabahçe’de ana cadde üzerinde bulunan yalıların hizalarına tarihteki isimlerini yazdığı takdirde hem bizler hem de turistler için büyük lütuf olacaktır… Yalının şimdiki sahibinin kim olduğu önemli değil, eski adını öğrenmek istiyoruz… Hatta bunu bütün Boğaz kıyısındaki yalılar için de düşünebiliriz.
Hayatım boyunca ya bir kez ya da iki kez kahveye gitmişimdir. Bunların ikisi de Van’ın Erciş kazasında merak saiki ve birini bekleme amacıyla olmuştur. Kıtlama şeker, kısa bacaklı tabureler, demlenmiş İran çayı ve alçak masalarla da bu sayede tanışmıştım.
Oysa Paşabahçe’deki kahvehaneler emeklilerin toplandığı, denizcilerin ve balıkçıların kendi hikâyelerini anlattıkları sohbet yuvaları gibiydi. Özellikle balıkçılar havanın patlamasını, yağmurun boşalmasını, sisin çökmesini ve rüzgâr kuvvetinin bilinmesini konu edinirken eski denizciler gençliklerinde bunlarla nasıl baş ettiklerini söylerlerdi. Dalyanda çalışmış olanlar ise kılıç balığını yakalamak için ne gibi taktikler ürettiklerini anlatırlar, hatta fıkralara konu olabilecek bilinçsiz uçuşlar (!) yaparlardı.
Bu hoş sohbetlerin yerini şimdilerde hayat pahalılığı almıştır. Bir gerçek daha var ki, geçim darlığı kişileri birbirine çay ısmarlamaktan bile uzaklaştırmıştır.
Dilenciler
Dilenmek, belki bazılarımız tarafından ayıp karşılanıyor, bazılarımız tarafından da çaresizlik nedeniyle ekmek kapısı olarak görülüyor ama bir gerçek var ki, insanımız genellikle mahzun, boynu bükük ve hep birilerinin elinden tutmasını isteyen tavır içindedir.
Hepimiz dilenenleri görüyoruz. Kimi ayağı kopuk kolu sakat, kimi âmâ kimi çolak… Ya küçük çocuğunu emzirme kisvesi altında göğsünü sergileyenlere ne dersiniz? Gençler bu manzarayı hiç kaçırmıyor… Geçtikten sonra ileriden dönüp bir daha kadının önünden geçiyor. Hatta eğilerek para bile veriyor.
Dilenmenin başka versiyonları da var. Özellikle trenlerde cep telefonuyla konuşarak çocuğunun ameliyattan sonra masraflarının ödenmemesi nedeniyle hastaneden çıkarılmadığını ve rehin alındığını söyleyerek ağlayan tipler, tam bir duygu sömürüsü yapıyorlar. Yolcular arasında ana baba olanların merhamet duyguları kabarıyor, trenden inince yanına giderek para verip teskin etmeye çalışıyorlar.
Anadolu’dan iş bulmak düşüncesiyle geldikleri halde geriye dönecek paraları olmadığını söyleyenler, vapura yetişecekmiş de parası eksik çıkmış gibi yol parası temin etmeye yönelenler, sadece “beş liranız var mı?” diyerek çorba parası isteyen tinerciler…
Çocuğunun hastalığı için para toplamaya, okulda okuyan kardeşinin masraflarını karşılamaya, şimdi moda olan “açız” yazılı kartonla sosyal bir yarayı merhametinize sunmaya çalışanlar var… Evet, nice insan var bu şehirde geçimini böyle idame ettirmeye çalışan.
Bütün bu dilenme şekillerine rağmen gözleri görmese de ayakta mendil satan kadın ve erkek yaşlılar da var tabii ki. Alın teri sarf etmeden kazanmayı kabul etmiyor, dilenmeyi gururuna yediremiyorlar.
Her şeye rağmen İstanbul, dilenciler şehri olmamalıdır...