Neyi mi? Irak’ı, Tunus ve Fas’ı… Libya’yı, Mısır, Suriye, Gürcistan ve Ukrayna’yı hatırlayın… Ellerinizle yetiştirip oralara gönderdiğiniz casuslarınızla milli hisleri zayıf insanların aklını çeldiniz. Demokrasi ve insan hakları dediniz, onları kendi saflarınıza çekerek kışkırttınız. Ölümü gösterip sıtma olmaya mahkûm ettiniz.
Ne zaman ki…
Ölümden kaçan insanlar ülkelerini terk ettiler. Onların gözleri ana babalarını, akrabalarını, mal ve arazilerini görmedi. Yaşamak umuduyla nice çilelere katlandılar, duymadınız! Gözyaşları içinde komşu ülkelere geçtiler, tınmadınız!
Ne zamanki kapınızın eşiğine gelmeye başladılar, bir insanlık sorunu yaratıyor diye o ülkelerin lider ve yöneticilerini yermeye hatta yerden yere vurmaya başladınız. Türkiye’nin çağrılarını duymadınız, duymak da istemediniz. Sığınmacılar kapınızda birikince başınızdan def etmek için Türkiye’ye milyonlarca avroluk yardım parası çıkarmaya kalkıştınız.
Siz o bölgelere yerleştiniz. Yer altı ve yer üstü servetlerinden nasiplenmeye başladınız. Rusya da teröre karşı olduğunu iddia ederek Ukrayna arazisine girdi. O da başladı vurmaya. Rusya’nın burada ne işi var diye sormaya başladınız. Oysa Rusya da Çarlık dönemini ve SSCB dönemini ihya etmek ve o zamanki topraklarını kaybetmemek ihtirasıyla yanıp tutuşuyordu.
Bunun adı “kaçmak” değil midir?
Suriye’yi terk edenlerin bir kısmına seslenmek istiyorum. Yurt sevgisi, ülke zor duruma düştüğünde mücadele etmeyi gerektirir. Kadın ve çocuklarla birlikte Avrupa ülkelerine geçmeye çalışan gencecik adamları (!) gördük ekranlarda. Milli Mücadele karşı koymayı gerektirmez mi?
Kalanlar ya ülkeyi terk edecek kadar parası olmayanlar ya da ülkesinin sevdasıyla yanıp tutuşanlar idi… Bir kısmı hayatlarını feda ederken sağ kalanların gelecekte ne tür hastalıklara düçar olacağını kestirmek şimdiden zor...
Ukrayna önce kendi gücüyle sonra da Batı’dan aldığı destekle ayakta durmaya ve karşı koymaya çalışıyor.
Bombalar test mi ediliyor?
Elin oğlu büyük tonajlı, bilinmeyen içerikli bombaları havadan insafsızca bırakıyor. Bu bombalar radyasyon mu içeriyor, kimyasal bileşiklerle mi yüklüdür, yoksa biyolojik atıklı mıdır bilmiyoruz.
15-20 yıl sonra alışık olmadığımız hastalıklar, hatalı doğumlar, saç-diş dökülmeleri ve kemik erimeleri, duyma-görme bozuklukları başladığında şaşırmamalıyız. 1945’te Japonya’da patlatılan nükleer bombaların etkileri hâlâ sürüyor.
Herkes kendi ürettiklerini pazara getirmiş test ediyor. Yarın da filânca ülkeye satarken “Bunu Suriye’de kullanmış ve çok iyi sonuçlar almıştık” diyecek. Kendisi ise o bombaların yeni versiyonunu üretecek. Gün olacak yeni ürettiklerini satabilmek için o yoksul ülkelerde yine nifak çıkartacak, insanları kırdıracak ve silah satacak. Bu kısır döngü sürüp gidecek.
Kabahatin adı
Bunu önce Irak’ta kimyasal silah depoları var yaygarasıyla gördük, kimyasal silah çıkmadı. Suriye’de kimyasal depolar var dendi. Bir çalışma yapıldı. Toplanan stoklanmış gazlar bir gemiye yüklendi, bir yerlere götürüldü. İşlemden geçirildi. Belki de ayrıştırılarak biber gazına dönüştürüldü, kolonya (!) yapıldı ve geri dönüşüm sağlandı.
Gel gelelim bu gazları üreten Avrupa ve Amerika’daki fabrikaların faaliyetine son verilmedi. Dekontaminasyon tesisleri kapatılmadı. Bugün her orduda var ve kullanımda olan bu meret malzemeler için üreten devletler veya firmalar kalkıp da, “Bunları biz ürettik ama Suriye yanlış şekilde kullandı. İnsanlıktan özür diliyoruz” dediler mi?
Demezler; çünkü “Kabahatin adı altın bilezik olsa kimse koluna takmak istemez”. ABD, Japonya’dan özür diledi mi? Bir de kalktı tazminata mahkûm etti. Ruanda soykırımını yapanlar alev makineleriyle halkın üzerine saldırdılar. Özür dilemek ne kelime? “Olur böyle şeyler” dediler.
Türkiye açısından
Normal bir harpte hava gücünün kullanılması 3 gün bilemediniz beş gündür. Aralıklarla 10 gün sürsün, hadi bir ay olsun. Kara birliği girdikten sonra hava taarruzları diner. Bu arazide aylarca yüksek tonajlı bombalar patlatılıyor. Bölgedeki nehir ve dereler kirletiliyor, havayı soluyan insanlar nasiplerini aldıkları gibi verimli tarım arazileri de bu kirlilikten nasibini alıyor.
Bizi en çok ilgilendiren Suriye ve İran üzerine yapılan hava saldırılarıdır. Ülkemizde yetiştirilen ürünlerin insan sağlığına etkilerinin mutlak surette incelenmesi gerekir. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımızın, Orman ve Çevre Bakanlığımızın ilgili birimleri dere ve kuyulardan su örnekleri alıp tahliller yaptırıyordur herhalde.
Bunu test etmenin bir başka yolu yöntemi de Hatay pirinci, Antep fıstığı diye özellikle ABD ve Avrupa ülkelerine satmak istediğimiz ürünlerin geri dönmesi olabilir. Bu ülkeler bizden akıllıdır (!). Malı ucuza getirmek için böyle şartlar da koşabilirler. (Bir örnek vermek gerekirse; son olarak Bulgaristan’a ihraç edilen sofralık üzümler de sınırdan geri çevrildi.)
Sağlık Bakanlığımızın aldığı tedbirlerin yeterli olduğuna inanmak istiyorum. Avrupa’nın Türkiye’ye yapacağı mali yardımlarla tam teşekküllü barınma merkezleri yapılması makuldür. Olağan durumlarda buralar turistik tesis olarak kullanılabilir, olağanüstü durumlarda ise barınma tesislerine dönüştürülebilir.