Beş yıl kadar önceydi… Nevşehir’e gitmiş, bu tabiat harikası ilimizin çevresindeki güzellikleri gezmiştik. İç Anadolu Bölgesinde tarihi ve arkeololjik zenginliklerin adeta donattığı Göreme Vadisi, batıya doğru alçalan bir plato görünümündedir. Kayseri-Niğde ve Aksaray illeri tarafından çevrelenir. Buradan Hasandağı ve Erciyes’in tepeleri gözükür.
Tarih kitaplarında Kapadokya olarak adlandırılan bu bölgede peribacalarının içleri oyulmak suretiyle kilise, manastır, ev, kapella, keşiş hücresi gibi tarihi yapılar yer alır.
Kapadokya ve Hristiyanlık
Hristiyanlar arasında 7’nci yüzyılda meydana gelen mezhep çatışmalarının etkisiyle başlayan yoğun Hristiyan göçü sonunda Anadolu’nun önemli din merkezlerinden biri olmuştur. Bölgedeki Peribacaları, baskıdan kaçanların gizlenebileceği doğal oyuklarıyla Hristiyanlar için bir sığınak ve giderek barınak oluşturmuştur.
Çok geçmeden bölgenin doğal özellikleriyle uyumlu zengin ve özgün bir Hristiyan mimarisi ve sanatı ortaya çıkmıştır. Bazı kaynakların bu bölgede 360 civarında kilise kurulduğundan söz etmesi konunun önemini vurgulamaktadır. Basit planlı kilise ve manastırlar, Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan hikâyelerden esinlenen fresklerle süslenmiştir.
İkonakırıcılık döneminde (725-843) daha çok balık, üzüm ve horoz gibi simgeler kullanılmıştır. Bu simgeler 9’uncu yüzyılda yerini yeniden dini hikâyelere ve azizlerin resimlerine bırakmıştır.
Sasanîlerin ve Türk boylarının akınları sonunda bölge Hristiyanlık bakımından önemini kaybetmiştir.
Olağanüstü doğa güzelliğinin yanı sıra engin bir tarihi sürece de sahne olmuş Kapadokya… Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen Kapadokya, ticari kervanların faaliyetleriyle diyarlar arasında bir köprü oluşturmuş. Kapadokya’nın göz bebeği Nissa, M.S.1’inci yy’da Roma hükümranlığına boyun eğmiş, 3’üncü yy’dan itibaren Hıristiyanlığın etkisine girmiş.
7’nci yüzyıldaki mezhep çatışmalarından kaçan Hristiyanların sığındığı doğa harikası Peribacaları günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır. İçlerine girildiği zaman her birinin sanat şaheseri olduğunu görünce 14 asır önce bu resimlerin nasıl çizildiği, nasıl boyandığı ve nasıl korunduğuna akıl fikir erdirememiştim.
Nissa adı ve Muşkara
Nissa’nın adı Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde Muşkara olmuş ama önemi pek anlaşılamamış.
Küçük bir köy olan Muşkara’da doğmuş İbrahim Efendi… Sonra İstanbul’a gelip saraya helvacı olarak girmiş, talihin yardımıyla III. Ahmet’in kızı Fatma Sultan’ı eş olarak almış… Paşalığa yükselmesiyle birlikte köyün çehresi değişmeye başlamış, bu küçük köyün. Nevşehir adını alarak Osmanlı idari yapısında basamak atlamış...
Konumuz gereği 18’inci yüzyıldan itibaren Nevşehir’e baktığımızda büyük ölçüde imar faaliyetlerinin başladığını görüyoruz. Özellikle taş işçiliği ve ahşap ustalığının yanında nakliyecilik bu çalışmaların içinde yer alıyor. Tahıl, sebze ve meyve rekoltesi artış kaydediyor. Halkın bir kısmı iş bulmak amacıyla İstanbul’a göçüyor. Nevşehir insanı, saraylarda bevvap , kilerci , bahçıvan , aşçı olarak çalışıyor; kasırlarda faytonculuk, bekçilik , marangozluk, Matbah-ı Amire’de depoculuk ve ciltçilik yapmaya başlıyor.
Damat İbrahim Paşa dönemi
Nevşehirliler, hem kendi memleketlerinde hem de İstanbul’da el sanatları, şarap üreticiliği, nalburiye ve ziraatçilik alanlarında sesini duyurabilmenin yanı sıra beratlı Avrupa esnafı olmayı da başarmıştır. Her devirde olduğu gibi İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı döneminde de kendisine şirin görünmek, terfi veya daha iyi makamlar elde etmek için ikiyüzlü davranan insanlar olmuştur.
Bu kişiler, ileride beklentilerini gerçekleştirebilmek amacıyla Paşa’ya hediyeler sunmuş, kendilerine intikal eden arazileri ucuza satmış (Tersane Emini Hüseyin Ağa’ya ait Fındıklı’da Müftü Sarayı denilen evin iki buçuk masuralık suyunun satılması ve Sadrazam kethüdası Mehmet Ağa’nın Mora’daki yedi çiftliğinin satılması) veya bağışlamışlar.
Osmanlı devlet adamları, her konuda kayıt tutturmaya çok önem vermişlerdir. Damat İbrahim Paşa’ya ait mücevher ve değerli eşyalar (gümüş eyer takımları, şatır kuşakları ve gümüş eşyalar vb.) kayıt altına alındığı gibi eşine ait olanlar da kayıt altına alınmıştır. Aynı şekilde Paşa’nın iç ve dış matbahlarına (saray mutfağı ve kendi konutuna ait mutfak), ahırına ve zevcesi Fatma Sultan’a ait harcamalar için de bu kayıtlar tutulmuştur.
İbrahim Paşa diplomasisi
Diplomasiyi zarafetle tercih ve takip eden İbrahim Paşa, önceleri geçici görevle gönderilen sefirleri daimi olarak atamış, matbaanın kurulmasını sağlamıştır. (İbrahim Müteferrika, 1729’da Cizvitlerden Krusinski’nin yazdığı “Afganistan Harpleri Tarihi” adlı kitabı Nevşehirli İbrahim Paşa için tercüme etmiştir.) Onun zamanında Arapça ve Farsça eserler için tercüme heyeti kurulmuştur.
İbrahim Paşa, kendi zamanında meydana gelen olaylarla ilgili olarak yabancı devlet adamlarıyla yazışmalar yapmış, Mısır Valisi’ne (Mısır’a ait emir ve talimatlar), Rus Çarı Petro’ya, Rus Başvekil Goril Konte Golofkin’e ve Şark havalisi kumandanı zata (Tiflis’in zaptı için harekâta devam etmesi) mektuplar yazmıştır. Sadrazam Damat İbrahim Paşa zamanında ticaret hayatının tüm gereklerini yerine getirerek zenginleşen Nevşehir insanına, Sadrazam’ın vefatından sonra nazar değmiştir.
Yunan İsyanı’ndan sonra
1821 yılında Yunan isyanının başlamasıyla Nevşehirli Rumlar arasında küçük kıpırdanmalar olmuş, bazı varlıklı aileler evlerini terk etmişler. Kentten ayrılmak isteyenler ve korkudan Girit’e kaçanlar olmuş… 1842 yılında ilk defa altın karşılığı piyasaya sürülen kaimenin önce el yazılı ve seri numarasız olması çok sayıda sahtekârın türemesine yol açmış. Beşiktaş mütemekkinlerinden (ikamet eden, oturan) Nevşehirli arzuhalci Hasan, elli kuruşluk kaimeyi tahrif ederek (kazımak suretiyle) yüz kuruş yaptığından cezalandırılarak memleketine sürgün edilmesi hususunda Kaptan Paşa’ya ferman yazılmış.
Bu yüzyılın sonuna doğru köy ve şehir halkının vergi yükü incelendiğinde, köy halkının milli gelirde hissesinin % 50’nin altında olmasına rağmen % 87 vergi yükü altına itildiği görülmektedir. Bu gelişmelerin Nevşehir insanına yansıması hem olumsuz hem de acı olmuştur. 18’inci yy sonlarıyla ve 19’uncu yy’da işi ve ortaklıkları bozulan, vergileri ödemekte zorlanan çok sayıda insan, alacak verecek meselesi yüzünden mahkemelere düşmüş, soygun ve hırsızlık olaylarında artışlar kaydedilmiştir. Geziden notlarımı sizlere sundum. Hoşça kalın!