Yeni bir film kritiği yapmaya hazırlandığım dakikalarda okuduğum bir haber dikkatimi başka bir boyuta çekti. Haberde şu cümlelere yer veriliyordu;
“Özlem Kayhan ve Volkan Gültekin'in yönettiği komedi filmi '3 Vakte Kadar', 18 Mayıs'ta gösterime girdi. Film, gösterime girdiği ilk üç günde ise trajikomik bir rekora imza atıp sadece 1 kişi tarafından izlendi.
Bu filmle oyunculuğa adım atan Selami Şahin'in kızı Merve İrem Şahin'in yanı sıra sosyal medya fenomenleri Köksal Baba ve Doğa Konakoğlu'nun da oynadığı '3 Vakte Kadar', bu gişe rakamıyla kırılması güç bir rekora imza attı. .
Hasan Gümet ve Ayberk Yeşilbursa'nın yer aldığı, Ferman Toprak'ın da konuk oyuncu olduğu filmden 1 kişiye kesilen bilet sayesinde elde edilen hasılat da 15 lira!”
Sosyal medya üzerinden bir çoğunuzun tanıdığını tahmin ettiğim; Köksal Baba ile Doğa Konakoğlu gibi isimlerin de yer aldığı , Ferman Toprak'ın da konuk oyuncu olduğu komedi filmi '3 Vakte Kadar'ın yapımcısı Hasan Gümet de Hürriyet Gazetesine yaptığı açıklamada her şeyin bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu belirterek şunları belirtiyor : “Aslında filmi 803 kişi izledi ancak ben açıklanmasını istemedim. " Yazmamız gerekiyor" denilince sinirlenip " bir kişi izledi" dedim. Olayın bu kadar büyüyeceğini tahmin etmedim. İstemeden de olsa filmin reklamı oldu. Filmimiz tekrar vizyona girecek"
“Biz film çeksek daha çok izlenirdi" , "Filme oyuncuların eşi dostu bile gitse olurdu. Hiç mi seveniniz yok?" gibi esprili yorumların olduğu film Türkiye’deki sinema sektörünün günümüzdeki sorunları hakkında bir kere daha değinmemizi gerekli kılmakta. Zira camianın pek çok kesiminden insanla röportajlarımızın ve yüz yüze sohbetlerimizin sonucunda şu sonuçlar karşımıza çıkıyor.
Birincisi ; içerikse olarak kaliteli eserlerin azlığı, seyirciyi Türkiye’den çıkan eserlerle, belirli bir mesafe koymasına yol açıyor. Zira;komedi,korku,dram gibi filmlerde belirli kalıplar etrafında dönüldüğünü, şablonlar üzerinden giden bu işlerin genelde seyircinin çok da hoşuna gitmediğini görüyor ve sinemaya gittiğimizde sinema severlerin de pek de olumlu bir tavır sergilemediğini anlamış olarak sinemadan çıkıyoruz. Bu durum sinema kritiğimize de doğal olarak yansıyor.
İkincisi ; aslında özgünlüğü sağlayabilecek alanları oluşturamıyoruz. Televizyonlardaki belirli kuralların olması anlayışla karşılanabilir, ancak sinema daha özel bir ortamdır, bırakın Türkiye’yi, dünyada gerek toplumsal normlar, gerek sinematografik normlar yüzünden kabul görmesi zor aykırı işleri bir kenara koyun, onlarda her yerde izlenmez ,kişinin kendi tercihiyle ve para ödeyerek gittiği sinema alanında özgün işlere müsaade edilmemesini çok da doğru bulmuyorum. Çünkü; bir izleyici olarak yeniye ve yeniliğe rahatsız edici bile olsa açık olunması inancı içindeyim. Bir örnek olarak ticari amaçlı Hollywood sinemasının özgünlükle ticarileşme arasında gidip gelmesinin , Amerikan Bağımsız sinemasının önünü açtığı da göz önümüzdeki bir örnektir.
Üçüncüsü; bu alandaki yetişmiş personelimizi de, ticari çıkarlarla belirli ortamlara ve koşullara hapsediyoruz. Dahası ülke olarak AR-GE Dijital Dönüşüm, Sektörel İnovasyon , Endüstri 4.0 gibi kavramları yeni yeni benimsiyoruz. Yine; emekçilerin haklarını tam olarak ödemeyen bazı Ünal Şahin hocamın deyisiyle hayvan eti yemişlerle karşı karşıya kalıyoruz. İşin daha fenası da; bezdirme (mobbing) her alanda olduğu gibi sinema emekçilerinin de işten soğumasına yol açıyor. Bu yüzden yetişmiş personelimiz ya bırakıyor, ya da yurt dışına kaçıyor. Bu nedenle de uluslararası prodüksiyonlarımızda yurt dışından gelen deneyimli ve çoğunlukla yabancı isimler görev alıyorlar.
Dördüncüsü; yukarıda bahsettiğimiz sorunlardan sonra dağıtım aşaması en son tartışılması geren bir problem oluyor, zira dağıtımcının derdi daha çok iş yapana yer vermektir ve işletmesini bu sayede ayakta tutabilir. Öyleyse; iş yapan ve aynı zamanda belirli kalitede olan film çekmek aslında çok zor değil. Burada tartışmamız gereken şu; iş dağıtımcıya gelene kadar, yapımcılar ve filmi çekenler filmini iletişim çağında yeterince pazarlayabiliyor mu ? Pazarlama cağında bunu başaranların da dağıtım sorunu yaşasa bile çok olumlu sonuçlar elde ettiğini görüyoruz. Köşemize konu olan '3 Vakte Kadar' ise pazarlama cağında yeterince başarılı olamamış bir örnek. Türkiye’de herkesin bildiği Köksal Baba’ya bir filmde yer verip, olumsuz sonuç elde ediyorsanız bu elbette dikkati çekecektir. Söz konusu filmi yeniden gösterime girdiğinde değerlendirebileceğim.
Yalnız; Köksal Baba, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Ahmet Kural gibi komedi sinemasının ünlü isimleriyle aynı projede yer almış olsa o filmin fazladan 1.5 ile 2 Milyon arasında seyirci çekebileceğini iddia ediyorum. Bu iddiamın haklılığı da, haksızlığı da Köksal Baba ünlü bir isimle aynı filmde yer alır ve izlenme oranlarını incelersek ortaya çıkacaktır.