SON DAKİKA
reklam
reklam

Çatlakça şeyler

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 13 Ekim 2016, Perşembe - 12:00   Okunma Sayısı:

    Parası yok, derdi çok iki insan bir araya geldi. Memleket meselesini konuşacaklardı. Züğürt olan;
    ---Bugün ciddi konulara girmeyelim istersen?
 Ateşkes, barış, susuzluk, orman, vatan ve millet ile ilgili konular bizden uzak olsun. Övgü ve eleştiriye de yer vermeyelim.
   ---Tamam, dedi dertli. Konuş öyleyse, dün akşamı anlat!..
   ---Dün akşam manavdan alışveriş yaptım, ellerim dolu. Sokak merdivenlerinden çıkıyorum. Köşede gençler oturmuş. Onlara bakarken düştüm.   Çocuklardan bazıları; 
   ---Amca yardım edelim mi? Bir şeyin var mı? diye sordu. Hatta birisi yanıma gelerek dökülenleri topladı.   Ben burada araya girerek sordum:
   ---Herhangi bir yara bere oldu mu?
   ---Yok bir şeyim.
   ---Üzülme, üzülme!
   ---Yav ben yere düştüğüme üzülmüyorum da ‘amca’ denecek hale düştüğüm için üzülüyorum.
*     *     *
 Onun zaman zaman anlattıklarını toparlamıştım, daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için. Bekârlık döneminde bir evde arkadaşıyla kalıyormuş. Akşamdan birer kadeh atmışlar. Gece saat üçte arkadaşı kalkmış ve ona seslenmiş;
   ---Kalk, ben intihar etmek istiyorum.  Uyku sersemliği arasında verdiği cevap,
   ---Git be yav! Bu saatte intihar mı edilir?  
Sonra uyanmış ve “ya bu adam gerçekten intihar ederse” diye düşünmüş ve sabaha kadar onunla birlikte oturup konuşmuş. 

*   *   *
    Hacca gidişle ilgili alınan tedbirler ve önceliklerle ilgili televizyonda bir haber vardı. Hepimiz sessizlik içinde dinlerken o yine döktürmüştü: 
   ---Parası var, Hac farizasını yerine getirmek, direkt Allah’a bağlanmak istiyor ama sıraya girmiş durumda. Yıllardır gidemiyor kuyruktaki mümin.

*     *     *
    Bir gün yine dalgın ve düşünceliydi. Böyle anlarda onu konuşturmam gerekiyordu. Güzel esprileri, gülümsetirken düşündüren fıkraları, yaşam öykülerinden ince çizgileri ortaya çıkarmalıydım. Anlatmaya başladı: 
    “Charles Baudelaire, ‘Kötülük Çiçekleri’ndeki “Albatros” adlı şiirinde açık denizlerde, mavi göklerde hiç durmadan saatlerce uçan deniz kuşlarının yere indiklerinde hantal ve komik olduğunu, uçarken erişilmez ve olağanüstü olmalarına rağmen rızık için yere indiklerinde acınacak duruma düştüğünü anlatıyormuş. Daha doğrusu mısralarında sanatçıların toplum tarafından anlaşılmadığını, yalnız kaldığını vurguluyormuş.
Bu mavilik kralları, beceriksiz ve mahcup,
Sarkıtırlar acınacak bir halde büyük beyaz kanatlarını
Yanlarında sürüklenen kürekler gibi.

*     *     *
    Biz bunları konuşurken cenaze konvoyu geçiyordu. Gazetenin önünde trafik tıkandı. Konumuz ‘cenaze’ olmaya başladı. Ben söze girdim: İstanbul mezarlıklarında “sınıf ağlayıcıları” olduğunu söyledim. Örneğin;  birinci sınıf ağlayıcı, en çok ağlar ve en büyük bahşişi alır. İkinci sınıf ağlayıcı daha az ağlar ve daha az bahşiş alır gibi… 
    Konu ağlamakla ilgili olduğundan züğürt adam yine söze girdi:
Ne diyim de ağlayım
Ölü bizim olmayınca.
 Kötüler tükenir mi,
 Üçer beşer ölmeyince.
    
Bu kez Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” romanından aklına gelen satırı dillendiryordu:
    ---Sonunda hepimizin giyeceği pamuklu kefen… Yok öyle Vakko makko oralarda…
İşte bizim gazetedeki çalışmalarımızdan bir kesit. Bu çatlakça şeyleri dile getiren züğürt adam, aslında yürekli, olaylar arasında hemen bağlantı kuran ve sonuç odaklı düşünen Hayrettin’in ta kendisidir. Var ol Hayrettin! Umarım ileride kitaplarını da okuruz.
    
Sırada İsmet var (Akkoç). Haydi İsmet, dökülmeye hazırlan! 
Gözün bakmak istediği şekli anlatıyor. Hayvanları çok severim, ızgara lüfere ve fırında kuzuya bayılırım” diyen mizahçı geliyor aklıma.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam